Göç Eden Melodi
Bazı insanlar göç eder.
Bazı kuşlar…
Bazı mevsimler…
Ve bazen de şarkılar.
⸻
Antalya…
Temmuz…
Gece saat on biri geçmiş, on ikiye az kalmış sıcak hâlâ insanın yakasını bırakmıyor.
Yazın Antalya böyledir. Güneş batar ama sıcak gitmez.
Turizm sezonunun en yoğun günleri…
Sabah dükkânı açarsınız, bir bakmışsınız gece olmuş.
Dükkanı kapayıp kapağı eve attım.
Evin kapısını açtığımda ilk fark ettiğim şey sessizlik oldu. Alışmış insan kapı açılınca sevdiğini görmeye.
Temmuzun başında eşimle birlikte İstanbul’a gitmiştik. Dünürümüzün oğlunun düğünü vardı. Keyifli ve güzel bir düğündü. Ben işim nedeniyle bir gün sonra Antalya’ya dönmek zorunda kaldım. Eşim ise biraz daha kalacaktı.
Kızım da gece uçuşundaydı.
Evde sadece bendim.
Böyle anlarda insan, yalnızlığı en çok kendi evinde hissediyor.
Üst kata çıkıp hızlıca üstümü değiştirip aşağıya indim.
Dolaptan buz gibi bir bira aldım.
Balkona çıktım.
Bir sigara yaktım.Maalesef altı yıl bıraktığım sigaraya iki yıla yakındır tekrar başladım.
Kulaklığımı taktım.
Yıllardır değişmeyen küçük bir alışkanlığım vardır.
Günün bütün yorgunluğunu çoğunlukla müziğe bırakırım.
Daha çok Rock müzik dinlesem de klasik müzik dinlemeyi de severim.
O gece de öyle oldu.
Algoritma telefondan rastgele bir şarkı açtı.
İlk birkaç notadan sonra ekrana baktım.
Serge Reggiani…
“T’as l’air d’une chanson…”
Daha önce hiç dinlememiştim.
Fransızcam birkaç kelimenin ötesine geçmez. Ama bazı şarkılar vardır; sözlerini anlamasanız bile size bir şey anlatırlar.
Şarkı bitti.
Nedense bitmesini istemedim.
Bir daha dinledim.
Sonra bir kez daha…
İçimde eski bir tanışıklığın sessiz yankısı dolaşıyordu.
Bu melodiyi sanki yıllardır biliyordum.
Ama nereden?
Birkaç dakika sürmeden kendi kendime gülümsedim.
“Tabii ya…”
Bu, Tanju Okan’ın “Kadınım” dediği melodiydi.
Hiç vakit kaybetmeden onu açtım.
“Kadınım…”
Bana göre Tanju Okan o melodiyi yalnızca söylemedi. Ona bambaşka bir ruh verdi.
İlk kelime duyulur duyulmaz zaman usulca geriye akmaya başladı.
Bir yanım Antalya’daki balkondaydı.
Diğer yanım ise İstanbul’da…
Avcılar Sahili’nde…
Lise yıllarımda…
Akşamüstleri deniz kenarında yürüdüğümüz günlerde…
O yıllarda sevdiğim şarkılardan biriydi.
Melodisini severdim.
Tanju Okan’ın sesini severdim.
Ama ne anlattığını gerçekten bilmezdim.
Çünkü insan bazı şarkıları gençken sadece dinliyor.
Anlaması ise yıllar sonra başlıyor.
Henüz beklemeyi bilmiyordum.
Özlemeyi…
Bir insan uzaktayken evin sesinin bile değiştiğini…
Aynı masada eksik duran bir sandalyenin insana neler hissettirdiğini…
Hayatın bazı duyguları, ancak yaş aldıkça öğrettiğini…
Belki de bu yüzden aynı şarkı, yirmi yaşındaki bana başka, bugün bambaşka şeyler söylüyordu.
Merak ettim.
Araştırmaya başladım.
Karşıma Paris çıktı.
1973…
Jean-Loup Dabadie’nin yazdığı sözler…
Alain Goraguer’in bestesi…
Serge Reggiani’nin sesi…
Fransızca sözlerin çevirisini okuyunca uzun süre ekrana baktım.
Orada anlatılan hikâye bizim bildiğimiz “Kadınım” değildi.
Yıllarını birlikte geçirmiş iki insan vardı.
Birbirini ezbere bilen iki hayat…
Kırgınlık vardı.
Ama öfke yoktu.
Hüzün vardı.
Ama isyan yoktu.
Bir dize özellikle dikkatimi çekti.
“Sen bir şarkıya benziyorsun…”
Ne kadar sade…
Ne kadar zarif…
Sonra yeniden Tanju Okan’ı dinledim.
“Ne olur terk etme, yalnızlık çok acı…”
Aynı melodi…
Ama bambaşka bir dünya…
Birinde zamanın içinden süzülmüş olgun bir sevgi vardı.
Diğerinde ise insanın içine işleyen bir özlem.
Birinde kabulleniş…
Diğerinde vazgeçemeyiş…
O an anladım ki şarkılar çevrilmiyor.
Yeniden yaşanıyordu.
Araştırdıkça ilginç bir ayrıntıya daha rastladım.
Aynı melodi Almanya’ya da gitmişti.
André Heller, şarkıyı eşi Erika Pluhar için yeniden yazmıştı.
Adı “Du bist so wie ein Lied.”
“Sen bir şarkı gibisin…”
Ama bu kez şarkının içindeki hitap değişmişti.
Fransa’da…
“Karım…”
Türkiye’de…
“Kadınım…”
Almanya’da ise…
“Kocam…”
Bir an durup düşündüm.
Aynı melodi…
Üç ülke…
Üç dil…
Üç ayrı aşk…
Ve her biri birbirinden farklı.
Tam o sırada zihnimin derinliklerinden eski bir anı usulca su yüzüne çıktı.
Yıllar önce okuduğum bir magazin haberi…
Tanju Okan’ın büyük aşkı olarak anlatılan bir kadın…
Hafızam beni yanıltmıyorsa adı Zerrin’di.Zerrin İstanbul’da zengin, nüfuslu bir ailenin kızı ve ailesi bu ilişkisini uygun görmemişler. Fakat Tanju Okan ile Zerrin bir şekilde evlenmişler ama bir yıldan fazla bir süre sonra ayrılmışlar. Ailenin kızlarını Amerika’ya gönderdikleri rivayet edilir.
Rivayet o ki Tanju Okan, yakın arkadaşı Mehmet Teoman ile birlikte o gece sabaha kadar delicesine içer, evdeki plaklar arasında rastgele bir plak seçer, pikaptan defalarca dinlerler ve Mehmet Teoman birkaç saatte şarkıya Türkçe söz yazar ve ortaya Tanju Okan’la özdeşleşen “Kadınım” şarkısı ortaya çıkar.
Hepsi bu kadar…
Gerisi sis…
Ne kadarını doğru hatırlıyordum bilmiyorum.
Belki gerçekten yaşanmıştı.
Belki yıllar içinde dilden dile dolaşırken efsaneye dönüşmüştü.
Ama o gece bunun cevabını bulmak istemedim.
Çünkü bazı hikâyelerin gizemi, cevabından daha güzeldir.
Sonra aklıma başka bir soru geldi.
Acaba İspanyollar bu melodiyi nasıl dinledi?
Onlar da aynı notaların içine kendi aşklarını mı koydu?
Şarkının İspanyolca bir uyarlaması olduğunu öğrendim: Pareces una canción.
Dinlemedim.
Bilerek dinlemedim.
Çünkü insan bazen her kapıyı açmak istemiyor.
Bazı pencereler aralık kalsın istiyor.
Çünkü merak da, hatırlamak kadar güzel bir duygu.
Biram bitmişti.
Sigaram çoktan sönmüştü.
Antalya hâlâ sıcaktı.
Ama içimde tarif edemediğim tatlı bir serinlik dolaşıyordu.
Sonra fark ettim ki o gece araştırdığım şey aslında bir şarkı değildi.
Kendi gençliğimdi.
Avcılar Sahili’nde yürüyen o delikanlıyla, Antalya’da balkonunda oturan bu adamın aynı kişi olup olmadığını merak ediyordum.
Galiba cevabı bilmiyorum.
İnsan değişiyor.
Hem de çok değişiyor.
Ama bazı melodiler değişmiyor.
Onlar sadece bizi bekliyor.
Biz hazır olduğumuzda yeniden çalmaya başlıyorlar.
Gökyüzüne baktım.
Yıldızlar, yıllar önce Avcılar Sahili’nde gördüğüm yıldızlardan pek de farklı değildi ama aynı olup olmadıkların da emin değildim.
Belki de hayatın en güzel tarafı buydu.
Belki yıldızlar değişmişti,ben fark etmemiş olabilirim.
Fikrim yok!..
Ama bazı melodiler, bazı kokular ve bazı anılar…
İnsan nereye giderse gitsin onunla birlikte yürümeye devam ediyor.
O gece kendi kendime usulca şunu söyledim.
Belki de melodiler bestelenmiyor.
Göç ediyorlar.
Her gittikleri ülkede başka bir dile…
Başka bir aşka…
Başka bir kalbe dönüşüyorlar.
Ve belki de aşk dediğimiz şey…
Bir insanı ömür boyu unutmamak değildir.
Yıllar sonra aynı şarkıyı yeniden dinlediğinde, artık bambaşka biri olduğunu fark edebilmektir.
Belki de insan, gençliğini yıllarca hatırlamaz.
Onu bir gün ansızın, başka bir ülkeden göç etmiş eski bir melodi hatırlatır.
Kulaklığımı çıkarmadım.
Gece biraz daha derinleşti.
Şarkı sustu.
Ama içimde çalmaya devam etti.
Belki de bu yüzden bazı şarkılar eskimez. Çünkü onlar zamanı değil, insanı bekler.
Amel Defteri/
Temmuz 2026
Antalya