Gölgede Kalan İnce Şeyler
Hayatı sadece takvim yapraklarının devrilmesinden, akrep ile yelkovanın biteviye yarışından ibaret sanmak, insanoğlunun kendine yaptığı en büyük haksızlıklardan biridir. Oysa yaşamak; sadece nefes alıp vermek değil, dokunduğumuz her nesneye, adımladığımız her sokağa ve soluduğumuz her ana bir ruh üfleme sanatıdır. Modern çağ bize sürekli ileriye bakmayı, yeniyi arzulamayı ve eskiyeni bir kenara atmayı öğütlerken, ruhumuzun bir köşesi ısrarla geride kalan o "ince şeyleri" aramaya devam ediyor.
Gözümüzün önünden akıp giden hayatın içinde acaba kaçımız bir ahşap masanın üzerindeki budak izlerine parmak ucuyla dokunup, o ağacın gölgesinde dinlenmiş rüzgârları hayal ediyoruz? Yahut sararmış bir kitabın sayfalarını çevirirken burnumuza gelen o mahzun kâğıt kokusunun, hangi zaman diliminden bize selam taşıdığını tefekkür edebiliyor muyuz?
Eşyanın Mimarisi ve İnsanın Hafızası
Eski insanlar eşyaya sadece bir "kullanım nesnesi" gözüyle bakmazlardı. Bir marangozun rendesinden çıkan tahta talaşında, bir mücellidin kâğıda dokunuşunda, bir hattatın kamış kalemi hokkaya batırırken gösterdiği o zarafette derin bir hürmet vardı. Eşya, insan elinin sıcaklığıyla buluştukça şahsiyet kazanır; kullanıldıkça eskimedi, aksine demlenirdi.
Bugün seri üretim bantlarından çıkan, birbirinin aynı ve ruhsuz binlerce nesnenin arasında yaşıyoruz. Plastik soğukluğu, dokunduğumuz her yeri kaplamış durumda. Oysa ahşap sıcaklığı öyle midir? Bir ahşap kapının gıcırtısında, geçen yılların, içeri giren ve çıkan insanların, sevinçlerin ve hüzünlerin yankısı vardır. Eşyanın bir hafızası vardır ve o hafıza, insanın hafızasıyla gizli bir akrabalık kurar.
Bizler eşyayı unuttukça, kendi geçmişimizle olan bağlarımızı da zayıflatıyoruz. Bir mektubun kıvrılmış köşesindeki samimiyeti, klavye tuşlarının soğuk mekaniğine kurban ettiğimizden beri, cümlelerimiz de kısalmaya ve inceliğini kaybetmeye başladı.
Yavaşlamanın Kutsallığı
Gülten Akın’ın o meşhur dizesinde söylediği gibi: "Ah, kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya."
Peki, nedir bu "ince şeyler"?
İnce şeyler; sabahın erken saatinde bir pencere kenarına konan serçenin kanat çırpışındaki ritimdir. Kurumuş bir yaprağın damarlarında gizlenen o muazzam mimaridir. Bir bardak sıcak çayın bardağa dokunurken çıkardığı o hafif sestir. Bir dostun yüzündeki kırışıklıkların ardında yatan yaşanmışlık hikâyeleridir.
Bunları fark edebilmek için her şeyden önce yavaşlamak gerekir. Hızın bir erdem sayıldığı, her şeyin "hemen" ve "zahmetsizce" tüketilmek istendiği bir çağda, yavaşlamak adeta zarif bir direniştir. Yavaşlayan insan, çevresini kuşatan dünyayı fark etmeye başlar. Fark eden insan ise derinleşir.
Okumak ve yazmak da bu yavaşlama eyleminin en asil biçimidir. Bir kitabı aceleyle, sırf bitirmiş olmak için okumak ile her cümlesinin altında duraklayarak, o cümlenin zihnimizde bıraktığı tortuyu hissederek okumak arasındaki fark; gıda atıştırmak ile bereketi bol bir sofrada lezzetin tadına varmak arasındaki fark gibidir.
Derinliğe Doğru Bir Adım
Edebiyat, tam da bu noktada imdadımıza yetişir. O, bize kaybettiğimiz gözleri yeniden kazandırır. Bir şairin tek bir mısrasıyla sarsılmamız, bir yazarın betimlediği küçük bir odanın içinde kendimizi bulmamız tesadüf değildir. Edebiyat, hayatın gürültüsü arasında üstü tozlanmış olan o cevheri çekip çıkarır ve gözümüzün önüne koyar.
Belki de hayatı güzelleştirmek için devasa değişimlere ihtiyacımız yoktur. Sadece bakış açımızı birkaç derece değiştirmek, tıkabasa dolu ajandalarımızın arasına bir tutam boşluk bırakmak yeterlidir.
Bir akşamüstü, elinizdeki kalemin kâğıt üzerinde çıkardığı o hafif hışırtıyı dinleyin. Bir ahşabın dokusuna elinizi sürün. Kitabınızın ayracını koyduğunuz yeri acele etmeden işaretleyin. Zaman akıp gitsin; ama siz o anın içinde kalmayı başarın.
Çünkü hayat, kaçırdığımız koşturmacalarda değil; tam da durup idrak ettiğimiz o ince, zarif anlarda gizlidir.