İçimizdeki Issızlık Aynı Çatı Altındaki Sürgünler
Dünyadaki en uzun mesafe, ne iki kıta arasındadır ne de yeryüzünden yıldızlara uzanan o dipsiz boşluktadır. En uzun mesafe, yan yana oturan ama birbirinin dünyasına kapılarını çoktan kapatmış iki insanın arasındaki o buz gibi sessizliktir. Fiziksel olarak bir el uzatımı kadar yakınken, ruhen fersah fersah uzak olmak... İnsanın en derin yalnızlığı, yüzünü ezbere bildiği birine bakarken içindeki yabancıyı gördüğü o ürpertici anla başlar.
Günümüz insanı, etrafına ördüğü görünmez duvarların içinde koca bir kalabalığı ağırladığını sanıyor. Oysa hepimiz, yüzümüzde taşıdığımız o ağır maskelerle katıldığımız bu büyük baloda, aslında sadece kendi yankımızı duyuyoruz. Karşımızdakinin ne söylediğini gerçekten dinlemek yerine, içimizden kendi söyleyeceklerimizin provasını yapmakla meşgulüz. Eski zamanların o "hâl dilinden anlama" inceliği, yerini hızlı tüketilen kelimelere ve altı boş, zoraki tebessümlere bıraktı.
"Gözden ırak olan gönülden de ırak olur" der eskiler. Oysa modern çağın bize fısıldadığı en acı gerçek, gözümüzün tam önünde duranların, aynı havayı soluduğumuz insanların da bir gün sessizce gönülden düşebileceğidir. Birini tanımak, onun ne renk giydiğini, çayını nasıl içtiğini bilmek demek değildir; o yüzdeki çizgilerin hangi hüzünlerle, hangi sevinçlerle kazındığını, gece başını yastığa koyduğunda ruhunu hangi düşüncelerin esir aldığını bilmektir. Aynı sofrayı paylaşıp aynı hüznü bölüşemiyorsak, o sofra sadece bedeni doyurur, ruhu değil.
Bir insanın bir insana "yurt" olması ne muazzam bir nimettir. Fakat o yurt bir kez ıssızlaşmaya, o şefkatli ev bir kez soğumaya yüz tuttuğunda, insan kendi içinde de yurtsuz kalır. Çünkü yabancılaşma kapıların çarpılmasıyla kopan bir gürültü değil, kelimelerin tükenmesiyle başlayan bir sükût suikastıdır. Önce bakışlardaki o sıcaklık kaybolur, sonra "Nasılsın?" soruları birer alışkanlığa, birer formaliteye dönüşür. Bir zamanlar sesinde huzur bulduğumuz insanların, gün gelip sadece aynı odadaki bir gölgeye dönüşmesi ne büyük bir trajedidir.
Belki de tek çare, hızla akıp giden bu devranda yavaşlamayı bilmek ve o kadim samimiyet dilini yeniden hatırlamaktır. Birine gerçekten dokunmak, onun anlattıklarından çok sustuklarını duyabilmekle başlar. Çünkü insan, ancak bir başka kalbin pürüzsüz aynasında kendi hakikatini görebilir. Kopan bağlar, araya giren mesafeler ve o ürkütücü yabancılaşma; ancak beklentisiz, hesapsız ve kalpten kalbe uzatılan o görünmez vefa ipliğiyle yeniden onarılabilir. Aksi takdirde, hepimiz aynı gökyüzünün altında birbirine çarpan, ama birbirine hiç dokunamayan yalnız kalabalıklar olarak kalmaya mahkûmuz.