Kendi Gölgene Geç Kalmak
İnsanoğlunun yeryüzündeki yolculuğu, zamanın o tükenmez çarkı arasında kendine sakin bir patika arama gayretidir. İlk nefesle başlayan o yırtıcı feryat nasıl dünyaya ilk varlık ispatımızsa, sonrasında başladığımız o telaşlı koşu da hayatta kalma mücadalemiz olur. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte sokaklara dökülen adımlar; yetiştirilmesi gereken işlere, varılması gereken hedeflere ve başkalarının bizden beklediği rollere doğru amansız bir yürüyüşe dönüşür. Ritmimizi hep dışarıdan gelen seslere, çağın o yüksek ve acımasız temposuna göre ayarlarız. Ancak bu baş döndürücü hızın ortasında gözden kaçırdığımız son derece zarif ve sarsıcı bir gerçek vardır: Kendi iç sesimiz ve adımlarımızın hemen gerisinde bıraktığımız kendi gölgemiz.
Modern zamanın labirentlerinde kaybolduğumuz şu çağda, hayat bizden sürekli görünür olmamızı, vitrinde kalmamızı ve durmaksızın ses çıkarmamızı talep eder. Durup soluklanmak bir geride kalış, susmak ise bir yetersizlik gibi sunulur insanlığa. Oysa kalbin ve zihnin gerçek olgunluğu, kalabalıkların gürültülü alkışlarında değil; durup arkamıza baktığımız o demli içsel sessizlik anlarında şekillenir. Dışarıdaki o devasa orkestra sustuğunda ve insan gece yarısı ahşap bir masanın başında kendi yalnızlığıyla baş başa kaldığında, asıl muhasebe başlar. Eğer o ana kadar hep başkalarının açtığı izleri sürmüş, hep dışarıya bir şeyler anlatma derdine düşmüşsek; insanın kendi öz varlığıyla karşılaşması derin bir mahcubiyete ve telafisi güç bir geç kalmışlık hissine dönüşür.
Kelimelerin ve Adımların Ağırlaşması
Günü tüketme hırsıyla peş peşe dizilen aceleci cümleler, çoğu zaman bir kalbe dokunmaktan uzaktır. Tıpkı şuursuzca atılan hızlı adımların insanı menzile ulaştırmaya yetmediği gibi... Oysa gerçek bir kelime, bünyesinde sükûtu barındırabildiği ölçüde güçlüdür. Bir yazının paragrafları arasına gizlenen o görünmez esler olmasa, okuduğumuz metin zihni yoran bir kâğıt yığınından ibaret kalmaz mıydı?
İşte hayat da böyledir. Arasına es verilmeyen, durup tefekkür edilmeyen bir ömür; sadece takvim yapraklarının devrilmesinden ibaret kalır. İki dostun yan yana oturup hiç konuşmadan aynı sessizliği paylaşabilmesindeki o gizli samimiyet, insanın kendi içiyle kurduğu bağda da mevcuttur. Kendisiyle susmayı başaramayan insan, dünyayı ne kadar gezerse gezsin kendi gürültüsünden kaçamaz.
Doğanın Vakur Sabrı
Peki, bu kadar karmaşanın ortasında insan kendi gölgesiyle nasıl aynı hizaya gelecektir?
Yanıt, doğanın o sessiz ve gösterişsiz dengesinde gizlidir. Toprak, tohumu bağrına bastığında bağırıp çağırmaz. Aylar süren derin, karanlık ve sabırlı bir bekleyişin ardından verir meyvesini. Ağaçlar gürültü çıkarmadan büyür, filizler kışın ardından toprağı sessizce yarar. Doğada hiçbir şey bir diğerini ezmek ya da bir yerlere yetişmek için acele etmez; her şey kendi vaktinde ve kendi ritminde gerçekleşir.
Bizler ne zaman ki her söze bir cevap yetiştirme, her bilgiye anında ulaşma ve her yere aynı anda yetişme hırsından sıyrılırız; işte o zaman cümlelerimiz daha bereketli, bakışlarımız daha derin olur. Bir bardak çayın buğusunu izlerken hiçbir yere yetişme telaşı duymadan sadece "var olabilmek", modern insanın sığınacağı en güvenli limandır.