Ölüm - VIII - Son
İnanmıyorum sana, inanamıyorum. Hâlbuki seninle dostluğumuz, çıkara dayanmayan ilişkimiz yıllar öncesine uzanmaktaydı.
Hatırlıyor musun, ben sana şairlerden şiirler okuyordum. Hele annemin de çok beğenerek dinlediği Memleketimden İnsan Manzaralarına ise bayılırdın. Haydarpaşa'dan başlayan şiirle beraber sen de yolculuğa çıkardın, bakışlarında düşlerin gezinirdi, trenin raylardaki koşuşuna sen de katılırdın, bakışlarının ışıltılarına kâh yemyeşil ormanlar dolardı kâh masmavi deniz. Sen bazen ret etsen de ufacık çocukların şen kahkahaları bile raks ederdi bakışlarının ta derinliklerinde.
Ben daha çok İstanbul akşamlarını severdim. Güneşin küsüp gittiği saatleri. Hani Ay utangaçça gökyüzünde yerini alırdı. Mahcup edayla baktığı Boğaz'ın sularında gemilerin saçlarını tarayıp kuytuluklarda dolaşan balıkçı motorlarının yollarına halı serer ve o balıkçıların sert dudaklarında beliren sigaraların dumanını havaya üflerdi poyraza yüklediği umutlarla. Hani uçsuz bucaksız gökyüzünde yıldızlar kovalamaca oynardı ya, hani bulutlar saklanan yıldızları süt dolu göğüslerinde emzirirlerdi ya. İşte o vakitler Beyoğlu'nun arka sokaklarında umutlarını geçmişte bırakan fahişeler yollara dökülürdü. Ben işte o vakitleri çok severdim ve en kötüsü de o vakitler benim katilim olurdu. Soluğu bir meyhanede alırdım. Beyaz önlüğünün kirli ceplerine ellerini sokan meyhaneci beni kapıda karşılardı ve ben o on sadece o an insan olduğumu hisseder ve utangaç adımlarla hızlıca içeri girerek ürkekçe masama otururdum. Oturunca tüm ürkekliğim giderdi. Garson çocuk bilirdi ne içtiğimi, ne yediğimi ve sevdiğim mezeleri. Gelmesi gerekenleri beni söyletmeden masama yerleştirdikten sonra karşımdaki sandalyeyi de geriye çekerdi sanki birisi oturuyormuş gibi. Ve ben masama her gece bırakılan iki otuz beşliğin birisini sevinçle açar ve iki bardağa yarısına kadar rakı doldururdum. Ardından da su ve buz ilave ettikten sonra bardağın birisini karşıma bırakırdım. Ve o an yalnızlığım kaçıp giderdi yanımdan ve karşıma sevdiğim otururdu. Biz gecenin en sessiz anına kadar sohbet eder ve her devasında ?'Cam cama değil, Can cana''diyerek kadehlerimizi tokuşturarak içerdik. Ben sevdiğimin o yeni olgunlaşmaya başlayan Manisa incirlerini anımsatan dudaklarına kavun ikram ederdim. O gülümseyerek inci dişlerinle o kavun parçasını çiğnerdi ve ben de karşımda bir ressamın yaptığı resmi hayranlıkla seyretmesi gibi seyrederdim sevdiğimi. Gözüm bazen omuzlarına dökülen saçlarına takılırdı, nefes aldığında birkaç tel uçuşuverirdi de ben sanki kendimi salıncakta sallanırken bulurdum. Kadehler birbirini takip ettikçe cesaretim artardı da ben sevdiğimin ince bileklerine dokunurdum içimde volkanlar patladıkça. Derken pamuk ellerine. Dayanamazdım, gözyaşlarım gelirdi de ben utanırdım onları akıtmaya. O elleri koklardım, içime çektikçe ciğerlerimde kuşlar kanat çırpardı da o kuşlar uçup gitmesin diye nefesimi tutardım ta ki patlayıncaya kadar. Dudaklarımdan sözcükler dökülürdü, şiirleri anımsatan ve dudaklarımdan çıkan sözcükler sevdiğimin güzelliği karşısında dayanamaz; intiharlar düzenlerlerdi. Bakışlarım, zaman gelir o meyhaneyi işgal eden sigara dumanlarının arasından sevdiğimin her nefes alışında kalkan göğüslerine takılırdı da kendimi birden onların arasında uyurken bulmak isterdim, sığınırken bulmak. Ama her seferinde zamanın ne kadar hızlı aktığını unuturdum da sen birden karşıma çıkardın. Kolundaki saati işaret ederdin ve ben aklıma gelen her küfrü içimden savururdum sana da, sen bakışlarımda çakan şimşeklerden anlardın ne demek istediğimi. Derken garson hesabı getirirdi ve ben cüzdanıma el attığımda arka sokaktaki fahişe de otelden ayrılırdı parasını almış olarak. Ve ben bahşişi bırakırken tabağa, yalnızlığımı ceketime asılı beni beklerken bulurdum.
Biliyorum, sen bunlara hep şahit oldun. Ve kaç defa ?'Son'' dedin ama nedense her seferinde sonu erteledin. Hâlbuki ben sevdiğimden ayrıldığımdan beri senin bana vaat ettiğin sona kendimi ne kadar çok hazırlamıştım. Sevdiklerime mektuplar bile yazmıştım veda mektupları diyeceğim ama yazdığım sadece sevdiğime idi. Başka da kimsem yoktu ki. Senle gökyüzünde ne kadar çok da dolaşmıştık. Kimleri görmüştüm oralarda. Ama nedense sen her seferinde benim çektiğim acının yeterli olmadığını düşünüp burada bırakmaya devam etmiştin. Ben de olmayan sevdiğimle içmeye.
Ama son zamanlarda aldıklarını görünce dayanamadım, isyan ettim sana. Arkadaşlığını ret etmeye karar verdim. İnanamıyorum sana. Sen de hiç mi vicdan yok. Sen, benim gibi Dünya ile ilişkisini bitirmiş olanı yanına almıyorsun da gidip hayatın baharında olan ve iki gün önce on beş yaşına basan Berkin'i yanına almaya kalkıyorsun. Zaten Gezi olaylarında yanına aldığın Ali için, Abdullah ve diğerleri için seni haksız bulurken sen şimdi de kalkmış Berkin'i yanına almaya çalışıyorsun. Tamam, ülkemizde hak yok, hukuk yok, erk'in adamları ve karşısındakiler var, özgürlük yok, eşitlik yok, insanlık yok. Kabul ediyorum ama olsun, sen yine de Berkin'i bize bağışla, bırak çocuk hiç olmasa bir kerecik sevdiğinin dudaklarında serinlesin, göğüslerinde uyusun, kollarında dinlensin. Bırak, çocuk sevdiğinin gözlerinin içinde yıldızları saysın, yüreğinde hapsolsun.
Çok mu zor geliyor sana Berkin'i es geçip beni kucaklamak?
07 ocak 2014 18:52 _izmir çaysız_şekersiz ve bademsiz