Seslerin Gölgesinde Sükûtu Aramak
İnsanoğlunun yeryüzündeki yolculuğu, özünde bir ses arayışıdır derler. İlk nefesle başlayan o yırtıcı feryat, dünyadaki ilk varlık ispatımızdır. Ancak modern zamanın labirentlerinde kaybolduğumuz şu çağda, galiba en çok unuttuğumuz, unuttukça da muhtaç hale geldiğimiz şey seslerin kendisi değil, o seslerin arasında gizlenen o derin sükûttur.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte başlayan o devasa orkestrayı düşünün. Korna sesleri, telefon bildirimleri, beton binaların arasından yankılanan jeneratör uğultuları, telaşlı adımların kaldırımdaki tıkırtıları... Herkes bir şeyler söylüyor, herkes bir yerlere sesini duyurmaya çalışıyor. Fakat garip bir çelişkidir ki, sesin bu kadar çoğaldığı bir dünyada, insanın insana ulaşması her geçen gün daha da zorlaşıyor. Gürültünün hâkim olduğu yerde kelimeler anlamını yitiriyor; geriye sadece kulağı tırmalayan, zihni yoran bir birikinti kalıyor.
Oysa eskiler, "Söz gümüşse sükût altındır" derken sadece bir susma eyleminden bahsetmiyorlardı. Sükût, pasif bir duruş ya da bir kaçış değildir. Aksine sükût; dinlemeyi bilmek, düşünceyi demlendirmek ve en önemlisi insanın kendi iç sesine kulak kabartabilmesidir.
Kelimelerin İrtifa Kaybı
Bugün yazılan ve konuşulan metinlere baktığımızda, kelimelerin ne kadar hızlı tüketildiğine şahit oluyoruz. Bir sayfayı doldurmak uğruna peş peşe dizilen hırslı Cümleler, çoğu zaman bir kalbe dokunmaktan çok uzak. Oysa gerçek bir kelime, bünyesinde sessizliği barındırabildiği ölçüde güçlüdür. Bir şairin mısraları arasındaki o gizli boşluklar, bir yazarın paragraf sonlarında bıraktığı o görünmez esler olmasa, okuduğumuz şey sadece bir kâğıt yığınından ibaret kalmaz mıydı?
İşte deneme yazmak da biraz bu sessizlik payını aramaktır. Bir konuyu kesin hükümlerle kestirip atmak değil, onun etrafında sakince yürümek, tefekkür etmek ve okuyucunun zihninde bir pencere açabilmektir.
Günün birinde, ahşap bir masanın başında otururken duvardaki saatin tık tıklarını dinlemek, bir bardak demli çayın buğusunu izlemek ve hiçbir yere yetişme telaşı duymadan sadece "olmak"... İşte modern insanın en büyük lüksü belki de budur. Bizler zamanı bölüp parçalara ayırdıkça, dakikaların arasına sıkıştırdığımız o koşturmacada aslında zamanın kendisini kaçırıyoruz. Zamanı kovalayan adam, zamanın tadını çıkaramaz. Ona yetişmeye çalıştıkça, o bizden daha hızlı uzaklaşır.
Dostlukta ve Sanatta Sükûtun Yeri
İki insan arasındaki samimiyetin en hakiki ölçüsü nedir bilir misiniz? Birlikte susabildikleri andır. Yan yana otururken konuşma zorunluluğu hissetmeyen, aradaki sessizliği bir mahcubiyet değil de bir huzur olarak paylaşabilen dostluklar, dünyadaki en sağlam bağlardır. Çünkü orada kelimelerin aracılığına ihtiyaç kalmamıştır. Kalpten kalbe giden o görünmez yol, gürültüden arındığı için açıktır.
Sanat da böyledir. Bir ressamın tuvalindeki boşluklar, resmettiği figürler kadar önemlidir. Bir musikşinasın tamburundan çıkan iki mızrap darbesi arasındaki o minik duraksama olmasa, o makam ruhumuza nasıl işleyebilirdi? Sükût, tuvalin beyazı, taksimin esidir.
İçimizdeki Kasabaya Dönüş
Peki, bu kadar gürültünün ortasında kendi iç sükûtumuzu nasıl bulacağız?
Belki de yapmamız gereken tek şey, adımlarımızı biraz olsun yavaşlatmaktır. Her şeyi tüketme, her bilgiye anında ulaşma, her söze bir cevap yetiştirme hırsından sıyrılmaktır. Bir çiçeğin büyümesini izlerken gösterdiğimiz o doğal sabrı, kendi hayatımıza da tayin edebilmektir.
Toprak, tohumu bağrına bastığında bağırıp çağırmaz. Aylar süren derin ve sessiz bir bekleyişin ardından verir meyvesini. Ağaçlar sessizce büyür, filizler gürültüsüzce patlar kışın ardından. Doğanın o muazzam dengesinde gürültüye yer yoktur; orada sadece muazzam bir uyum ve bu uyumun getirdiği tabii bir ritim vardır.
Bizler de ne zaman ki kendi içimizdeki o sessiz kasabaya çekilmeyi başarırız, işte o zaman cümlelerimiz daha bereketli, bakışlarımız daha derin ve adımlarımız daha sağlam olur.
Edebiyat da zaten bu iç kasabanın haritasını çizme çabası değil midir? Kâğıda düşen her mürekkep damlası, gürültülü dünyaya karşı verilmiş zarif bir tepkidir. Okumak ve yazmak, dünyayı bir süreliğine dışarıda bırakıp o kutsal sessizliğin içine davet etmektir kendini.
Son sözü yine o demli sükûta bırakmalı belki de. Çayın buğusu soğumadan, kelimelerin yükü ağırlaşmadan... Çünkü bazen en güzel cümle, söylenmeden zihinde demlenen cümledir.