Yarın Çok Geç Olabilir mi: Ertelemenin Gizli Bedeli Nedir?
Hayatımızda kaç kez "Yarın hallederim", "Haftaya başlarım" ya da "İleride vakit bulunca yaparım" cümlelerinin arkasına sığındık? Ertelemek, insanın kendisine söylediği en tatlı ama en tehlikeli yalandır. Yapılması gereken işleri, söylenmesi gereken güzel sözleri, kılınacak bir namazı, istenecek bir helalliği ya da sevdiklerimize vereceğimiz bir tebessümü hep meçhul bir "yarın"a havale ederiz. Peki, sormak gerekir: Gerçekten garanti edilmiş bir yarınımız var mıdır? "Yarın" dediğimiz o meçhul zaman dilimi geldiğinde, her şey için çok geç olmuş olabilir mi?
Erteleme hastalığı, görünüşte masum bir alışkanlık gibi dursa da aslında ruhu içten içe kemiren, ömür sermayesini sinsice tüketen gizli bir hırsızdır. Zamanın durmaksızın aktığı bu fani alemde, her erteleme kararı geleceğe yazılmış temelı olmayan bir senettir. İnsan, "yarın yaparım" derken aslında zamanın tek sahibiymiş gibi davranır; oysa elindeki tek hakiki sermaye, şu an aldığı tek bir nefestir.
Peki, nedir bu ertelemenin arkasındaki gizli bedel? Neden sürekli dünü özler, yarını bekler ama 'bugün'ü ıskalarız?
Ertelemenin gizli bedeli, telafisi mümkün olmayan keşkeler ve vicdan azabıdır. Bir dostun kalbini kırmışızdır; "yarın arar gönlünü alırım" deriz ama o yarın gelmeden dostumuz bu dünyadan göçüp gider. Ana-babamızın duasına muhtacızdır; "şu işler bir bitsin ziyaret ederim" deriz, işler bitmez ama ömür biter. Bir ibadete, bir hayra niyet ederiz; "emekli olayım, yaşlanayım hele" deriz ama gençliğin ve sağlığın elimizden kayıp gittiğini fark edemeyiz. Ertelediğimiz her hayırlı adım, ruhumuzda kapanması zor yarlar açar. Atalarımızın "Bugünün işini yarına bırakma" öğüdü, sadece bir çalışma disiplini değil, bir varoluş ve sorumluluk şuurudur.
Büyüklerin kelamında sıkça vurgulanan "Yarıncılar helak oldu" ikazı, ertelemenin manevi dünyamızda açtığı yıkımı en veciz şekilde özetler. Şeytanın insanı sürüklediği en büyük tuzak, ona kötülüğü sevdirmekten ziyade, iyiliği ve tövbeyi sürekli erteletmektir. "Daha zamanın var" fısıltısı, insanı uyuşturan bir afyondur. Oysa ölüm, ne yaşa bakar ne de işlerin bitip bitmediğine.
Peki, bu erteleme kıskacından nasıl kurtulabiliriz? "Şimdi"yi ve "an"ı nasıl ihya edebiliriz?
Çare; vaktin kadrini bilmekte, eldeki anı son fırsat gibi görmekte saklıdır. Bir işi, bir hayrı veya bir gönül almayı ertelemek istediğimizde kendimize şu soruyu dürüstçe sormalıyız: "Ya bu an, benim son şansımsa?" Sevdiklerimize "Seni seviyorum" demek için yarını beklememek, tevbe etmek için yaşlanmayı ummamak, bir yetimin başını okşamak için vaktin bollaşmasını gözetmemek gerekir. Amellerini ve niyetlerini "bugün"ün bereketiyle taçlandıranlar, yarının belirsizliğinden ve ertelemenin ağır bedelinden kurtulanlardır.
Sonuç olarak; hayat bir erteleme lüksüne sahip olamayacak kadar kısa ve kıymetlidir. Ömür takviminden kopan yaprakların tekrar yerine yapışması mümkün değildir. Yarın çok geç kalmadan, henüz nefes alıyorken, elimiz tutuyor ve kalbimiz çarpıyorken niyetlerimizi eyleme dönüştürmek zorundayız. Çünkü hakiki huzur; belirsiz yarınların hayalinde değil, hakkıyla yaşanmış bir "bugün"ün şükründe gizlidir.