İki Fincan Uçurum
Tek bir fincanın soğumasıyla başlayan mesafe, zamanla iki insanı yutan bir uçuruma dönüşür. Bu dizeler,aynı masada susarak ayrılanların ve hiç edilmemiş vedaların yankısıdır.
Yüzün,
deniz tutmuş bir aynanın son hatırası,
ellerinde çırpınan o taşlaşmış kuş sürüleri...
Biz seninle,
vedası kendi tenine batırılmış iki iğne,
hiçbir yere çıkmayan o solgun odalarda yürürdük.
Ceplerimizden dökülen sessizlik
boğardı bütün saatleri,
oysa zaman,
ağzı mühürlenmiş bir yangındı aramızda.
Bir masa düşün;
sırf kederden yontulmuş,
üzerinde soğumaya bırakılmış bir fincan uçurum
Ve ayrılığın o incecik porselen yarası.
Gökyüzü,
üstümüze örtülen lacivert bir kederdir şimdi.
Alnını öpsem,
haritası kül olmuş bir şehir uyanır içimde;
sokaklarında kimliğini arayan dilsiz rüzgârlar,
İçmediğimiz o bulanık suya eğilip ağlar.
Şimdi hangi kapıya dokunsak
arkasından dipsiz bir kuyu sızıyor,
Ellerimiz yanan bir nehrin dibinde...
Biz kaldık,
masanın üstünde soğuyan o iki fincan uçurumla;
damağımızda tortusu duran,
hiç içilmemiş bir vedayla.