Yaşanılmayan Yaşam
Rize'ye ilkbahar gelmişti. Ormanları yağmur ıslatmış, rüzgârdan ağaçlar üşümeye başlamıştı. Beşik gibi bir sağa bir sola yatıyorlar, yıkanmış toprağa sımsıkı tutunuyorlardı.
Mahir Bey Rize'ye üç ay önce taşınmıştı. Ormanda seyrek yerleşkelerden biri de o oldu. Sadece altı tane ev vardı. Bunların arasına tek katlı, ahşap, güzel bir müstakil ev yaptırmıştı. Hem öyle ki evin salonu çay kokusundan nasibini almış, pencereyi açar açmaz vakumlar gibi içeriye doluyordu. Bu da eve hoşluk kazandırıyordu.
Mahir 65 yaşındaydı. Senelerini sanata vermiş, entelektüel kişiliği ile mütevazılığını bozmamıştı. Ressamdı ve çeşit çeşit tablolarını tam 16 sefer sergiye çıkarttı. Bu işten fena para kazanmadı ama çoğu zaman yiyecek ekmeği dahi zor buldu.
Hafta başı erkenden gelmişti. Mahir sabahtan; şehrin merkezine gitmek için hazırlanıyordu. Elini yüzünü yıkadı, her sabah olduğu gibi bu sabah da röpteşambrını giydi. Yeni harmanlanmış çayını demlemeye başladı. Saçlarından rahatsızdı, uzun ve dağınıktılar. Düzeltmek için aynanın karşısına geçti. İlkin aynanın yaşlandığını hissetti ama esas yaşlanan kendisiydi. İç çektikten sonra saçlarını taradı, biraz suratıyla uğraştı, kafa sallayarak geri masaya geldi. Ayakta çayını içti, bir iki bir şey atıştırıp üzerini değiştirmeye gitti. Hazırlandı ve el çantasını kontrol ettikten sonra yola düştü. Ana yola uzun süre yürüdü ve bir o kadar da vasıta bekledi. Tam vazgeçecekti ama dolmuş neyse ki geldi. Şehir merkezine bir saat sonra vardı. İndiğinde uzun uzun nefes aldı, dolmuşta sıkılmıştı besbelli. Pazara gitti, evin eksiklerini karşıladı. Hazır gelmişken şehri dolaşmak istedi. Bu ikinci gezişi olacaktı. Üç ay önce geldiğinde çevreyi tanımak için şöyle bir gezmiş, yine eşyalarını alıp eve dönmüştü.
Yağmur atıştırmaya başladı. Caddenin sonunda 'Şansel Çay Bahçesi' vardı. Hızlı adımlarla oraya gitti ve en kuytu köşesine oturdu. Üstü kapalı olduğundan pek umursamadı. Uzaktan deniz gözüküyordu. O manzarayı ince ince, perspektif açıdan inceledi. Kafasında bu manzaranın tablosunu canlandırdı. Sonra ters tarafa baktı. Ana yol ve dört tane sokak gözüküyordu. En soldaki sokakta bir arbede, tartışma başladı. Bankanın önü bayağı kalabalıktı. Polisler ve bankanın iki güvenliği olaya müdahale etti. Yağmur yavaş yavaş durmaya başladı. Garson, olayları dikkatle seyreden Mahir'e : ' Buyurun beyefendi, ne alırsınız? ' dedi. Mahir duymadı. Garson tekrar seslendi : ' Beyefendi ne içersiniz? ' dedi. Mahir irkildi ama garsona yine cevap vermedi. Kalabalığı göstererek : 'Ne oluyor orada?' dedi. Karadenizli olmasına rağmen insanlarla içli dışlı olduğu için garsonun konuşması düzgündü. Garson : 'Onlar emekli kuyruğu efendim. Bugün maaş günü.'
Mahir : ' Peki neden tartışıyorlar?'
Garson : ' Genelde sabah namazından sonra sıraya girerler. En nihayetinde işlerini çarçabuk halletmek için ama bankada sadece iki görevli var. Hepsine yetişemiyorlar. Yağmur, bekleme, sıra kaptırma derken insanların siniri bozuluyor tabi.'
Mahir : ' Allah Allah! Yazık değil mi bu kadar insana? Ben bir çay alabilir miyim?'
Garson : ' Tabi efendim.' diyerek masadan uzaklaştı. Mahir olayların dindiğini gördü ve saatine baktı. Öğleden sonra üç. Biraz sonra çay geldi, el çantasından tatlandırıcısını çıkarttı ve iki tane attı. Çayın tadını çıkarta çıkarta içti. Evde tam içemedi zaten. Ama aklı hâlâ oradaydı o olaydı. Çayı bitince parasını ödedi, kalktı, dolmuş beklemeye başladı. Bu sefer erken gelmişti meret. Yolda uzun uzun düşünmeye başladı. Belki de yarısı onunla yaşıttı ama Mahir bu tarihe kadar hiç böyle bir şey yaşamamıştı. 65 senelik tecrübelerine yenilerini ekliyordu. Eve geldiğinde onu karşılayan yalnızlık oldu. Bekârdı çünkü. Canı çok sıkılıyor, yalnızlıktan çok korkuyordu. Yine de böyle yaşamayı sürdürmekten hoşlanıyor, hayattan zevk almayı biliyordu.
Tuvalin başına geçti. Sağ tarafına deniz, orman, yağmur manzarası, sol tarafta bir yol ve dörde ayrılmış sokaklar. Sırada bekleyen insanlar, arbedeler, tartışmalar, polisler. Tam yirmi gün çalıştı bu tablo üzerinde. Harika bir tablo meydana getirdi. İmzasını attı ve bir kenara koydu.
Çok geçmeden İstanbul'a gitti. İstanbul'da kendi adına bir sergi açtı ve son tablosunda ilgi çok büyüktü. Tüm soranlara : ' Yaşayamadığım ve yaşamadığım bir durumu, yaşamış gibi gösterdim' diyordu. Ama resimde bir şeylerin eksik olduğunu da unutmuyordu. O da kendisiydi tabi.
Sergi kapandı. Tabloyu çok pahalıya sattı. Rize'ye döndüğünde hâlâ bir şeyleri eksik hissediyordu. Aynı tabloyu eski güzelliğinde tekrar çıkardı ama bu sefer kendisini de koymak istedi. Düşündü, düşündü, düşündü. Bir yıl geçti, bir şey üretemedi. Üç yıl geçti, yine tık yok. En sonunda ömrü yetmedi ve öldü. Yüz on iki tablo sığdırdı ömrüne. Biri de : ' Yaşanılmayan yaşam' tablosu. Picasso gibi, Van Gogh gibi, Leonardo Da Vinci gibi o da adından uzun yıllar söz ettirdi. Türk sanat tarihine adım attı neredeyse.
Eleştirmenler tabloda ruh eksiliği olduğunu söylese de neden olduğunu açıklayamıyorlardı. Çünkü bu ne bir manzara ne de hayali bir üründü. Eksikliği bu yüzden onlar dahi bulamıyorlar, ruh eksikliği olduğunu iddia ediyorlardı. Kopyaları uzun yıllar yok sattı neredeyse. Ama tablonun aslını Mahir gördü : 'Yaşanılmayan Yaşam'.