Flaubert’in İlham Olduğu Psikolojik Bir Hastalık: Madam Bovary Sendromu

Flaubert’in İlham Olduğu Psikolojik Bir Hastalık: Madam Bovary Sendromu

Gustav Flaubert, Madam Bovary romanı ile birlikte gerek 19. yüzyıl dünya edebiyatına gerekse romantizm akımında sonrasında gelecek pek çok esere ilham olması ile klasikler arasında önemli bir konumda yer alıyor. Romantizm akımı dahilinde en önemli birkaç eser arasında sayılan Madam Bovary eseri, daha sonrasında Rus Edebiyatı’nın en başarılı temsilcilerinden Tolstoy’un iki ciltten oluşan Anna Karenina’sına, D. H. Lawrence’ın pek çok karakterine ve Servet-i Fünun dönemi edebiyatımızın biricik eserlerinden Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu’suna dahi ilham olmayı başarabilmiştir. İşin ilginç tarafı şu ki; pek çok edebiyat ürünün aksine Madam Bovary, bir psikolojik hastalığa, Madam Bovary Sendromu’na esin kaynağı olmuş bir roman.

Sanat eserlerinin çeşitli psikolojik hastalıklara ilham olduğuna elbette daha önce pek çok kez rastladık. Örneğin 1998 yapımı Peter Weir filmi Truman Show, işlediği derinlikli ve ürkütücü konusu itibariyle Truman Sendromu vakalarını beslemiş, hatta bir döneme damgasını vurmuştu. Genç Werther’in Acıları, yine işlediği konu ile beraber bir dönem Avrupa’sında intihar salgınına yol açmış, bir süreliğine kitabın yasaklanmasına kadar durum ilerlemişti. Shakespeare ilham olduğu pek çok alan olduğu gibi, psikolojide Othello Sendromu ismi verilen bir rahatsızlığa, bir çeşit kıskançlık krizine isim kaynağı olarak belirtilmişti.

Ancak elbette bu semptomların isimlendirilmesi ve tabiri yerindeyse bir kaba konması uzun zamanlar aldı. Şimdilerde baktığımız zaman, yıllar önce Truman Sendromu dediğimiz hastalığın manasının gelişen dijital teknolojiler ile birlikte ne kadar derinleştiğini görmek güç değil. Yahut ülkemizde herhangi bir vakit haberlere göz attığımızda, karşılaştığımız kadın cinayetleri vakalarının pek çoğunun esasında Othello Sendromu denilen rahatsızlığa dayandığını da görebiliyoruz. Tıpkı bu doğrultuda Madam Bovary sendromu da gün geçtikçe anlamını daha da kuvvetlendiriyor ve edebiyatın yalnızca kağıt üzerinde kalmayacağını, sanatçının öngörüsünü oldukça başarılı bir biçimde esere aktardığını da kanıtlar nitelikte.

Flaubert’in Madam Bovary Romanı Neyi Anlatıyor?

1856 yılında çıkan ve dilimize Tahsin Yücel’in eşsiz çevirisi ile aktarılan Madam Bovary romanı, romantizm akımının haricinde realizmin ilk temsili örnekleri arasında da kabul ediliyor. Yayımlandıktan çok kısa bir sürede neredeyse Gustav Flaubert’in adını dahi kapatacak kadar çok tanınmış olan bu eser, Flaubert’in tamı tamına beş yılına mal oluyor.

Madam Bovary, iyi kalpli sıradan bir doktor olan Charles Bovary’nin yüksek idealleri ve aşırı lüks tutkulara sahip karısı Emma Bovary’nin, rutin giden hayatından kurtulmak adına içine girdiği olayları ve yaşadığı kimi gayrimeşru aşk ilişkilerini konu alıyor. Emma’ya göre eşi Charles Bovary, onun yaşamayı arzu ettiği bir aşk ve koca olmaktan oldukça uzak bir kişidir. Dolayısıyla Emma içinde bulunduğu tüm bu rutin sıkıcılığı, Charles’a dayandırmaktadır. Emma ise tutkulu bir aşkın ve daha şatafatlı, görkemli bir hayatın peşindedir.

Psikolojik Bir Hastalık: Madam Bovary Sendromu

İlk kez Fransız filozof Jules de Gaultier tarafından tanımlanan Madam Bovary Sendromu, Gaultier’in Madam Bovary kitabı üzerine yazmış olduğu bir makalesinde geçmektedir. Gaultier’in makalesinde bahsettiği üzere kitabın ana karakteri olan Emma, “kronik psikolojik tatminsizlik” yaşayan bir insanın oldukça başarılı bir temsilidir. Dolayısıyla bu makale ile birlikte Madam Bovary Sendromu ilk defa kullanılmış ve kayda geçmiştir. Madam Bovary’den kısa bir süre sonra çıkan bir diğer romantizm ve realizm akımı temsilcisi roman Anna Karenine de bu psikolojik rahatsızlığa bir başka örnek olarak kayda geçmiştir. İnsanları bu hastalığa iten sebeplerden bir tanesi ise aşkın idealleştirilmesi ve akabinde gelen sinir bozuklukları, hayal kırıklıkları, duygu incinmeleri olmuştur. Bu hastalık özellikle de geçmiş yıllarda pek çok intihar vakasına yol açtığı gibi, örnek olarak bahsettiğimiz romanlarda da yine intihara varan durumlar görülmektedir. En yalın şekilde Madam Bovary Sendromu, ideal zannedilen aşkların peşinden gitmek adına ailelerini ve eşlerini reddetmektedir.

Bu hastalığı geçmişten günümüze incelediğimiz zaman açık bir şekilde, geçmiş yüzyıllarda daha çok kadınların bu hastalığa sahip olduğunu ancak günümüzde dengenin sağlandığını, hem erkeklerde hem de kadınlarda çok fazla Madam Bovary Sendromu’na yakalanıldığını görüyoruz.

Yüzyıllar içinde değişen bu oranlara sebep olarak ise basit bir şekilde kadınların daha çok özgürlük elde edip iş hayatına girmesi ve erkekler ile aynı statüye gelmesi gösteriliyor. Çünkü geçmiş yüzyıllarda, özellikle de romanın yazıldığı zamanlara bakıldığında kadınlar genellikle evde vakit geçirdikleri ve boş vakitlerini kitap okuyarak geçirdikleri resmediliyor. Bu durumdan da çıkarılabileceği üzere bu kitaplar sayesinde gündelik dertlerden uzaklaştıklarını ve hayal kurmaya, arzularını kuvvetlendirmeye daha fazla zaman ayırdıklarını düşünebiliriz.

Madam Bovary Sendromu’na dair daha kapsamlı yapılan incelemelere baktığımızda, bu sendroma yakalanan insanların sıklıkla terk edilme problemleri olduklarını yahut çocukluk dönemlerinde ilgiye ve şefkate ihtiyaç olduklarını gözlenmiştir. Bununla beraber bu psikolojik rahatsızlığa sahip olan insanlar, birlikte olduğu kişilerin ilgilerini çekmek adına fazladan bir motivasyon gayretine girerler. Böylelikle eski hislerini tekrar yaşatmayı, o kıvılcımları tekrar alevlendirmeyi sağlamaya çalışarak travmatik dönemlerinden uzaklaşmayı amaçlarlar.

Madam Bovary romanını henüz okumaya fırsat bulamamış kimseler, karakter ile hastalığı örtüştürmek adına yazının girişinde de bahsettiğimiz üzere Aşk-ı Memnu eserindeki Bihter karakteri ile de benzeşim kurabilir. Tam olarak sağlıklı bir örnek olmasa da kaba bir biçimde hastalığı anlamak adına referans gösterilebilir.

Bağlantılar:

  1. Tolstoy'un Hayatı ve Eserleri
Yorumlar
  • Henüz yorum yazılmamış