Anıların Gölgesinde Yeni Bir Ben
Anıların Gölgesinde Yeni Bir Ben
Masasının üzeri, hayatının iki farklı yarısının savaş alanı gibiydi. Sol tarafta, otuz yıl boyunca adliye koridorlarında kaydettiği o soğuk, resmi, üzeri mühürlü emeklilik evrakları duruyordu; sağ tarafta ise sayfaları sararmış, kenarları kıvrılmış şiir defterleri. Yıllarca o devlet dairelerinin gri duvarları arasında adaleti ararken, aslında hep kalbinin içindeki o sessiz vicdanın peşinden koşmuştu. Resmi yazışmaların o ruhsuz kuralları, içindeki "insanı" öldürmeye yetmemişti. Memurluktan emekli olmuştu ama insandan, sokaktan ve kelimelerden emekli olamazdı.
Ceketini alıp kendini Yalova’nın o deniz kokan, asırlık çınarlarıyla kolları açık bekleyen sokaklarına attı. Ne zaman içi sıkışsa, bu şehrin sahilinden esen rüzgâr onu iyileştirirdi. İskele Meydanı’na doğru yürürken, köşede her gün gördüğü Halil’i fark etti. Elindeki buzlu su şişelerini yetiştirmeye çalışırken alnından süzülen ter, sadece ekmek parasının değil, bu toprakların namuslu dürüstlüğünün resmiydi. Az ilerideki sanayi sitesinin girişinde ise henüz on dördünde, gözlerinde kömür karası bir gelecekle motor parçası silen çırak Cabbar’la göz göze geldi. O küçücük ellerindeki siyah yağ lekesi, toplumsal bir yaranın tam kalbi gibi sızlıyordu içinde. Onları gördükçe, kelimelerinin omuzlarındaki yük daha da ağırlaşıyordu. Onun hikâyemesi, sadece kendinin değil; Halil'in alın terinin, Cabbar'ın erken büyüyen gözlerinin hikâyesiydi.
Sonra, o uğursuz gece geldi. Yerin derinliklerinden, sanki bin yıllık bir öfkeyle gelen o amansız sarsıntı... Yalova'nın o güzel sahilini, sokaklarını bir anda karanlığa ve feryatlara gömen o büyük deprem...
Saniyeler içinde, koca bir kentin anıları, sevdiklerinin sesleri ve çocukluğunun geçtiği o eski mahalleler birer toz bulutuna dönüştü. Duvarlar yıkılırken, sadece betonlar değil, içindeki güven duygusu da yerle bir olmuştu. Enkazın altından sağ çıkan elleriyle, o büyük kederin ve yitirilen canların yasını tuttu günlerce. O tozlu yıkıntılar ve denizden gelen o soğuk rüzgâr arasında kendini, geçmişini aradı.
Ama insan, yıkıldığı yerden yeniden filizlenen bir varlıktı.
Büyük felaketin ardından, Yalova’nın o yaralı ama vakur duruşuna sığındı. Sahilde yürüyüp dalgaların sesini dinledikçe, asırlık çınarların rüzgârda direnişini izledikçe içindeki o sarsıntı duruldu. Şehir ona fısıldıyordu: "Ayakta kal, çünkü arkandan gelenler var."
Şimdi yeniden bilgisayarın başındaydı. Torunlarına, bu topraklara bırakacağı en bilgece mirası, yani bu kelimeleri kağıda döküyordu. Karanlığın tam içinden geçmişti ama biliyordu; aydınlık gerçek tam karşısında duruyordu.
