Askıda İnsan
Akşam, denizin tuzlu kokusu rüzgârla birlikte sokaklara doluyordu.
Şehrin sesini dinler : insanların sakin adımları, yoldan geçen arabaların korna sesleri, martıların çığlıkları, bisikletle turlayan gençler…
Tüm bu sesler ayrı ayrı belki de gürültü gibi gelirdi. Fakat bir araya gelince, uyum içinde, sanki bir orkestra edasıyla şehrin sesi’ne dönüşürdü.
Sanki o oraya ait değildi.
Çıkaracağı en küçük ses bile uyumu bozabilir ve her şey bir anda gürültüye dönüşebilirdi.
Sessizce dolaşırdı deniz kokan sokaklarda.
Şehirde hayat devam ederken o, kendini hep “askıda insan” gibi hissediyordu
—ne geçmişte, ne şimdi, ne de gelecekte.
Kendiyle baş edemezdi askıda insan.
En zor mücadele buydu: kaçamadığı tek yer kendi zihniydi.
Kendinle kalabilmek…
Kendini taşıyabilmek…
“Geçmişin anıları, geleceğin soruları,” zihninde yankılanıyordu.
Her biri başka bir yöne çekiyordu onu.
Bir an için eski günleri hatırladı—artık hissedemediği “kaybolan neşe”yi.
O hafifliği.
Sokaklardaki canlı renkleri.
Işıl ışıl yaz akşamlarında, dostlarla paylaşılan iki kadeh şarap eşliğindeki müziğin lezzetini.
O gülüşleri.
Aşkın coşkusunu ve içten, kaygısız sevinçleri; acıların zamanla geçtiği o günleri…
Hepsi sanki başka birine aitti.
Ve artık o başka biri.
İçinden bir ses fısıldadı:
“Geç kaldın…”
Sanki o uyuyordu ve Saatin alarmı çoktan çalmış o hiç duyamamıştı.
Zaman, “duyulmayan saat” gibi akıp gitmişti; tik takları kimse fark etmeden.
Sadece hareket edemiyordu.
Sıkışıp kalmıştı kendi zihninde.
Şehirde hayat akıp gidiyordu; insanlar, sesler, zaman değişiyor Ama o, ne kadar çabalasa da hâlâ aynı yerdeydi.
Kendi hayatında askıda…
İçinde anlayamadığı bir kopukluk, sonsuz bir boşlukla yaşar askıda hayatlar ..
Günlerin geçmesini bekler ya da öylece yok olmayı..
Ölümü değil, kurtarılmayı bekler askıda insan.
Fırında alınmayı bekleyen askıda ekmek gibi;
Zaman geçtikçe sertleşir, bayatlar, tadı kaçar.
Çoğu zaman sonu çöplüktür askıda ekmeğin…
Öylece yok olmayı bekler askıda insan…