Gökben
Gökben, modern üstü çağın nadide nasihatçilerindendi. Son zamanların olmazsa olmaz gerekliliklerinden biri diye düşünülen ‘nasihatçilik’ mesleğinin kurucularından biriydi. Kendisine ve onun gibi düşünenlere karşı önyargılıydım. Bu önyargının sezgisel tutsaklığında, ‘Bir insan neden nasihate ihtiyaç duyar ki? Bireyselliğin yüceliğinde kendimiz adına her şeyi yapabilecek gücümüz yok mu? Mevcut yaşanmışlık verilerini istisnasız küresel ağlara kodladığımızdan beri bir başkasının herhangi bir konudaki söylemlerine neden ihtiyacımız olsun? Keşif tarih oldu! İcat dönemi bitti! Gelişim kendini durdurdu! Ve hepimiz kendi kapsüllerimizde tekil yaşama konforuna ulaşmışken neden bir nasihatçi gerekli olsun? Bir nasihatçide nasihati olmayan gerçek işte budur,’ diye düşünüyordum.
İstediğim resmi istediğim şekilde çizebiliyordum. İstediğim müziği sayısız enstrümanla çalabiliyordum. Şiirleri, şarkıları istediğim gibi yazabiliyordum. Dünya mutfağında pişiremeyeceğim hiçbir yemek yoktu. İstediğimi istediğim şekilde kendi amacıma uygun bir hizmette kullanabiliyordum. Ayrıca sosyal ağlar aracılığıyla saniyede bütün bunları diğer insanların beğenisine sunmak için paylaşabiliyordum. Bilginin ve deneyimin ayağına gitmeme gerek yoktu. Zaten hepsi ayaklarımın altındaydı. Düşünme yorgunluğunu üzerimizden atmış bir toplum olarak sadece eyleme geçmenin dinginliğinde rahat bir hayat sürüyorduk.
Günlerden bir gün yüksek dereceli toplulukların bulunduğu sosyal mecrada Da Vinci’nin o meşhur Mona Lisa tablosu için ‘kişisel deneyimlerinizin yer aldığı şekliyle çizin’ komutlu bir aktivitenin yer aldığını gördüm. Yüzlerce geliştirilmiş Mona Lisa tablolarının arasında kendi komut listemde kayıtlı olan bazı kodlamaları da kullanarak bir tablo oluşturdum. İşlem sadece birkaç dakikamı almıştı. Sonra bu tabloyu diğer çalışmaların da yer aldığı veri havuzuna gönderdim. Diğer insanların yaptığı çalışmaları incelemeye başladım. Yüzlercesi, binlercesi gözümün önünden kayıp gidiyordu. Arada bir veri havuzuna girip kendi tabloma bakıyordum. Bir süre sonra görüntüler gözümde sıradanlaşmaya birbirinin kalıplarına bürünmeye başladı. Garip bir his ruhumun derinliklerinde beni sarsıyor, başımı döndürüyordu. Herkesin her şeyi aynı anda yapabildiği ortamda kendi değerimi ölçmeye başlamıştım. Düşünmek için zihnimi zorluyordum. Veri havuzunda geriye dönük diğer çalışmalarıma baktım. Onlar da bu hissin etkisiyle olsa gerek bir bir gözümde değerlerini yitirmişlerdi. Hiçbiri kendine özgü değildi. Mükemmel değildi. Diğerlerinden daha güzel değildi. Neyi daha iyi yapabildiğimden öte neyi en iyi yapabildiğimi, düşündüm. Hiçbiri! En azından bir tanesinde kendi adıma en iyisi olabilirdim. Ruhumun derinliklerinde yivli bir kuruntunun içini oyduğunu duyumsuyordum. Bu kuruntunun, sezgisel önyargımın kendisi olan ‘nasihatçi’lerin gerçek varlığı olabileceği kanısına vardım. Çünkü onlar günümüz gerçekçiliğinden çok uzaktaydılar. Modern ötesi hissiyatın içinde kaybolan mutluluğun ancak ilkelliğe sahip olmakla ulaşılabileceğini düşünüyorlardı. Bende olmayan ama onların sahip olduğu şu an içimi kemiren o yivli kuruntunun ne olduğunu bulmalıydım.
Aradığım şeyin nerede olduğunu biliyordum. Bilenlere Gökben’i sordum. Onu yaşadığımız şehrin en ücra tepesinde elinde bir tutam fesleğeni koklarken buldum. Geleceğimi daha önceden biliyormuş gibi, uzakları gözleyen gözlerini hiç kımıldatmadan, ‘demek nasihat lazım,’ diyerek kıkırdadı. ‘Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum,’ dedim mahcubiyetle.
‘Sana nasihat lazım, nasihat öncekilerin bildiği şimdikilerinse gömdüğüdür.’
‘Ekranlarını kapat, karanlıkta kal şimdilik. İnsanlara sırtını dön, kendi yönüne dön. Oraya bak.’ Bu usulsüz adam buraya neden geldiğimi biliyordu. Anlıyordum. Konuşurken düşünmüyordu bile, devam etti: ‘Her şeyin içinde her şeysin sende, keşke hiçbir şey olmayı becerebilseydin. Her şeyden birazsın fakat hiçbirinden tam değilsin. Neden kendine bu kötülüğü yapıyorsun? Emeği ve çabayı hiçe sayarak yalnızca var diye neden çürümeyi tercih ediyorsun? Potansiyellerin öldüğü bir dünyada yaşıyoruz artık! Reddetmek kurtuluştur.’
Evet, söyledikleri doğruydu. Her şeyde birazdım. Hiçbir şeyde tam değildim. Kuruntularımı yaratan ve ruhumda oyuklar açan his buydu! Devam etti Gökben, konuşmama izin vermiyordu: ‘İnsanlar ortada, her şey aşikâr, olmadan oradalar, orda değilken dahi oradalar. Sırlar ve özgüler katledildi. Oradan ayrıl!’
Söylediklerini anlamıyordum, fakat kulağa hoş geliyordu. Ses tonundaki yumuşaklık iyiliğimi istiyordu, hissediyordum. ‘Nasıl,’ diye sorabildim sadece kuru bir sesle. Ayağa kalktı Gökben, başını göğe doğrulttu: ‘Birazdan akşam olacak, kadim yıllardan beri nasıl olduysa öyle olacak. Karanlık çökecek. Görebildiğimiz kadar yıldızlar belirecek. İrili, ufaklı, en parlağından belki en soluğuna. İşte orada senin için bir nasihat var! Görebildiklerinden göremediklerine kadar hem de! Evrende var olan hiçbir şey gereksiz değildir. Her varlığın kendince bir hizmeti vardır elbette. İçinde yaşadığımız Dünya ve onun kadim uydusu Ay ve ikisini de ışıtan Güneş ve kendi gezegenleri, en büyüğünden en küçüğüne düşün bakalım! O kaotik yoğunlukta hepsinin kendine ait nizamında nasıl çalıştığını düşün! Potansiyellerini ve kendini gerçekleştirme içgüdülerini düşün. Son hızlarına, son anlarına kadar nasıl hareket ettiklerini düşün! Peki böyle bir nizam varken, insan bu nizamın neresindedir? Sen neresindesin? Ben neresindeyim? Demem şu ki Güneş’in azametine ve ışığına aldanıp kendi Dünya’na küsme. Kendi içindeki yaşamı yücelt. Senin azlığın başkalarının çokluğuyla orantılı değildir. Ya sendeki az bir başkasının çokluğundan daha çoksa? Kendini bilmeyen ne bilir? Mevcut çağımızda, her şeyin bolluğunda ve kolaylığında şu söylediklerim sana gereksiz gelebilir. Sana söylediklerim ilkel bir nasihattir.’ Söyleyecek sözüm yoktu. Gökben son sözlerini yanımdan uzaklaşarak söylemişti. Gökyüzündekiler gibi ol, diyordu bana, sadece bana demiyormuş gibi.
Kapsülüme gittim. Ekranları kapattım. Kendime kâğıt ve kalem edindim. Basit bir elma çizmek istiyordum. Çizimi bitirdiğimde ona uzun uzun baktım. Başlangıç için iyi çizilmiş bir elma değildi, fakat benim elmamdı! O huzurla kapattım gözlerimi, Ay’ın parlak huzmesi dolarken kapsülümün içine…
