Gölgesiz Ağaç


Köyün kenarındaki uçsuz bucaksız bir bahçede, yan yana büyümüş iki büyük ağaç vardı. Biri meyvesi bol, dalları yere sarkan ihtiyar bir dut ağacıydı; diğeri ise boyu göklere uzanan ama ne bir yaprağı ne de bir meyvesi olan kibirli, kuru bir çınardı.

Kuru çınar, ne zaman yanından bir yolcu geçse boyunu posunu gösterir, edepten nasiplenmemiş bir edayla gururlanır dururdu. Aşağıda, meyvelerinin ağırlığından ve edebinden başını öne eğmiş dut ağacına bakar, "Bak bana, rüzgarda nasıl da dimdik duruyorum, senin gibi belim bükülmüyor" diye alay ederdi. Dut ağacı ise o dervişane sabrıyla sadece susar, hal diliyle edep dersi verirdi.

Yazın o en kavurucu sıcağı gelip çattığında, tarladan dönen köylüler yorgunluktan bitap düşmüş halde bahçeye girdiler. Şöyle bir etrafa baktılar. Kuru çınarın ne sığınacak bir gölgesi vardı ne de açlığı yatıştıracak tek bir yaprağı. Kendine bile hayrı olmayan bu ağacın ne insanlara bir yararı dokunuyordu ne de kuşlara bir yuva oluyordu. Köylüler onun o kibirli kuruluktaki gövdesine bakıp, "Bu kuru odunun kimseye bir faydası yok, boşuna yer kaplıyor" diyerek geçip gittiler.

Herkes, dallarını edeple yere eğmiş, salkım salkım tatlı meyvelerini cömertçe sunan dut ağacının koyu gölgesine sığındı. İnsanlar onun meyvesiyle doydu, gölgesinde serinledi, ona dualar etti. O fani vakit en güzel şekilde hayata döndü

Kış geldiğinde köylüler ocağı harlamak, baltayı taşa vurmamak için odun aramaya çıktılar. Kimseye zerre faydası dokunmayan, gölgesiz ve meyvesiz o kuru çınarı kökünden baltalayıp baltalayıp kestiler; odun yapıp ateşe attılar. Edepli dut ağacı ise kışın koynunda, baharda yeniden insanlığa fayda sağlamak üzere nurlu bir sessizlikle beklemeye devam etti.

17 Haziran 2026 1-2 dakika 8 öyküsü var.
Yorumlar