Hamsi
Birkaç hamsi kokusunun insanı geçmiş ile gelecek arasında köprüye çevirmesi. Geçmiş ne yalnızca güzellenecek ne de karalanacak; her hatırada sıcaklıkla kırgınlık yan yana duracak.
Faruk Bey, bir elinde birkaç aylık kızı, diğer elinde telefonu, koltuğunda oturuyordu. Instagram’da yapay zekâyla hazırlanmış videolar izliyordu. Küçük kızı da babasının baktığı videoları dikkatle seyrediyor, bazılarına gülüyordu.
Mutfaktan çeşitli takırtılar geliyordu. Eşi ve dört yaşındaki büyük kızı yemek hazırlamaya çalışıyordu. Lina, annesini oldukça zorluyordu. Belli ki yemek yapma isteği, küçücük yaşına rağmen çok güçlüydü.
Faruk Bey normalde hamsiyi hiç sevmezdi. Ama o gün nasıl olduysa hamsi almak istemişti. Çocuklar balık yesin diye girdiği balıkçıda, gözüne yalnızca hamsi yenmeye değer görünmüştü. Eve geldiklerinde balıklar ayıklanmış, fırına atılmıştı bile.
Hamsi kokusu evi sarmıştı. Bütün kapılar ve pencereler açılmış, aspiratör çalıştırılmıştı. Telefona dalmış olan Faruk Bey, eşinin:
“Yemek hazır!”
diye seslenmesini bile güçlükle duydu.
Küçük kızını kucağına alıp mutfağa geçti ve masaya oturdu.
Fırından çıkan hamsi tepsisi, onu yıllar öncesine götürdü. Gözünün önünde, otuz beş yıl önceki Anadolu köyünde kurulmuş bir sofra belirdi.
Rahmetli dedesi ve nenesi, yerde serili sofra bezinin başında oturuyordu. Küçük halası, soba kuzinesinden çıkardığı hamsi tepsisini ortaya koymuştu. Küçük Faruk hamsiyi çok severdi. Fakat o gün sofrada bir tuhaflık vardı.
Eksikler vardı.
Anne dediği kadın sofrada yoktu. Yeni doğmuş kardeşi de yoktu. Babası zaten şehirde çalıştığı için eve çok seyrek gelirdi; ayda bir kez ancak uğrardı. Ama annesiyle kardeşi neden yoktu?
Küçük Faruk daha fazla bekleyemedi. Hamsileri birer ikişer ağzına atmaya başladı. Tam o sırada aklına bir şey geldi. Sofradan kalkıp pencereye koştu.
Az ileride, küllüğün yanında naylonlardan oluşan bir yığın vardı. Yığın hareket ediyordu.
Annesinin nereye gittiğini ve gitmeden önce ne yaptığını hatırladı.
Naylonların içinde kıpırdayan, onun küçük kardeşiydi.
Annesi gitmiş, kardeşini küllüğün yanına bırakmıştı.
Küçük Faruk’un gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Dedesine, nenesine, hatta halasına yalvardı. Fakat kimse yerinden kımıldamadı. Herkes susuyor, sanki o naylon yığınının içindeki bebek yokmuş gibi davranıyordu.
O gece, Faruk için sabah olmayacak gibiydi.
Küçük Faruk’un ağlamalarına daha fazla dayanamayan halası sonunda yerinden kalktı. Kardeşi naylonların arasından çıkarıldı ve eve alındı.
Sonra Faruk uyudu.
Faruk Bey, masada karşısında oturan kızlarına ve eşine baktı. Gülümsedi. Tabağına birkaç hamsi koydu, yanına biraz salata aldı. Lokmalarını sessizce çiğnerken, geçmişin izleriyle de doyuyordu.
Kızlarının didişmeleri, eşinin gün içinde yaşananları anlatması, evin içindeki sıradan sesler… Hepsi ona iyi geliyordu.
Yemek bitti. Dualar edildi. Sofra toplandı. Kalan birkaç hamsi, daha sonra yenmek üzere buzdolabına kaldırıldı. Fakat bir daha yenmedi; sonunda çöpteki yerini aldı.
Faruk Bey içini çekti.
“Ah be geçmiş… Ne izler bıraktın bana.”
Sonra kızlarını kucağına aldı ve yeni bir oyun kurdu. Eşinin kıskançlıkla karışık sitemlerine aldırmadan, kızlarının kahkahalarıyla doldurdu kulaklarını ve içini.
Eşi mutfağı toparlarken Faruk Bey, kızlarla kendisi yorgun düşene kadar oynadı. Küçük kızı Sena’yı uyutmak annesinin, Lina’yı uyutmak ise onun göreviydi.
Lina’yı yatağa hazırlamak, Faruk Bey için her gece tekrarlanan küçük bir ritüeldi. Pijamalar giyilir, yatağa girilir, bir uyku hikâyesi anlatılır, dua edilir ve öpücükler kondurulurdu. Faruk Bey, kızlarının ayaklarının altını öpmeden onları uyutmazdı.
O gece de öyle yaptı.
Lina uyuduktan sonra sessizce yataktan kalktı. Balkona çıkmadan önce mutfağa uğradı. Dolabı açıp kendisine içecek bir şey aldı. Gözü, içeride duran hamsi kabına ilişti.
Bir süre baktı.
Sonra içini çekip dolabı kapattı.
Balkona çıktı. Ağzına bir sakız attı. Ankara manzarasına karşı koltuğa oturdu. Telefonunu eline aldı. Düşünmekten kaçmanın en kolay yolu yine sosyal medyaydı.
Bir süre sonra, telefon hâlâ elindeyken balkondaki koltukta uyuyakaldı.