Karakurt Ata Efsanesi

Aşağıdaki ağaçlıkta, baharları dut yaprakları üzerindeki yumurtalardan çıkan ve iştahla taze yaprakları yiyerek ve dört beş kez gömlek değiştirerek büyüyüp renkleri açılan ve artık tüyleri kaybolmuş olan ipek böcekleri görünüyordu. İyice büyüdüklerinde dudaklarından iplik gibi yapışkan bir sıvı çıkararak kendi vücutlarının etrafını örüp kozanın içinde görünmez olan, bir kaç hafta içinde ise kelebek hâline geldikten sonra ördüğü kozayı parçalayarak dışarıya çıkan bu canlılar bütün ağaçları dalamışlardı* sanki. (* Dalamak: sarmak, kaplamak, örtmek)

İki tane güçlü ve besili konur* atın çektiği araba, artık yeterli olgunluğa erişerek yumurtalarını dut yaprakları üzerine bıraktıktan sonra bir kaç gün içinde ölecek olan ipek böceklerinin tüm dalları sarmış olduğu aşağıdaki dutluğa göre daha yukarıda kalan tozlu toprak yolda ilerliyordu. (* Konur: kahverengi, koyu kestane rengi)

Arabanın yanında ilerleyen atlılardan ikisi kendi aralarında konuşuyorlardı. Saçlarının yanları hafifçe kırlaşmış olan geniş yüzlü, bıyıklı olanı diğerine doğru eğilerek fısıltı gibi duyulan bir sesle;

– İyi oldu, dedi. “Zulmedersen, mazlumun âhını alırsan oğlun böyle sürünür işte.”

Diğeri biraz daha umursamaz bir tavırla ve ötekine daha yüksek ve anlaşılır bir sesle;

– Bana ne yav! dedi; “Yerinde bir başkası olsa zaten çoktan ölmüştü.”

Lafa karışan bir başkası sesini alçaltarak anlattı:

– Duyduğuma göre çok önceleri bu beyin çocuğu olmuyormuş. Başvurmadığı hekim, kapısını çalmadığı alim kalmamış. Denemedik ilaç bırakmamış. Sonunda umudunu yitirmişken bir gece konağında her zamanki gidip yatağına girmiş ve uykuya dalmış. Düşünde ak saçlı eren kılığında ulu bir kişiyi görmüş. Kendisine "Yerini tarif ettiğim mahallede yaşlı bir kadın ile sakat oğlu var, vergi toplayan adamların onlara zulmediyor" demiş ve göründüğü gibi kaybolmuş. Korkarak uyanan bey, sabah ilk iş o evin bulunup gerçekten öyle bir ana ile oğulun yaşayıp yaşamadığının öğrenilmesini emretmiş. Doğru olduğu haberini alınca da memurlarına yaşlı kadın ile sakat oğlundan bundan böyle vergi alınmayacağını söylemiş. Tüm herkesten alınan vergileri de yarı yarıya azaltmış, insanlara adil davranılmasını buyurmuş. Bir müddet geçtikten sonra da yaptığı bu iyiliğin karşılığı mıdır artık bilinmez, bir oğlu olmuş. Ancak çocuk beş - altı yaşlarına geldiği sıralarda beyin huyu tümden değişmiş, kötü alışkanlıklar edinmiş, eğlenceye düşmüş, halkına zulmetmiş, ağır vergiler koymuş.

Diğeri hafifçe kafasını salladı, anlatılanların en azından bir kısmına pek de inanmamış görünüyordu.

Araba dutluğu da geride bırakarak ücra bir yerdeki boz tepeye doğru yaklaşırken, ilk uşağın tüm dikkatine rağmen diğerinin patavatsızlığı sonucu konuşmanın içeriğini anlayan bir başkası, içinden böylesi bir durumun herkesin başına gelebileceğini düşündü. Ama delikanlının hâli gözünün önüne geldikçe iğrenme hissine kapılıyordu. Gerçi vicdanı kendisine tiksinmemesi gerektiğini söylüyordu ama bir türlü başaramıyordu.

At arabası tepenin kıyısında durdu, atlarıyla eşlik eden yedi tane iyi giyimli adam aşağıya inip arka kapıyı açtılar. Arabanın sürücüsü de oturduğu yerden kalkarak yanlarına indi diğerlerinin. İçerisinden tahta bir taşıyacağı çekerek çıkardılar. Bir kişi de arabanın içinde olmak üzere toplam dokuz kişiydiler. Hastanın her yanını artık bakanlarda iğrenti oluşturacak derecede yara bere kaplamış, elini yüzünü ve tüm vücudunu alacalar* taramıştı. Cüzzama benziyordu hastalık ve öyle bir boyuta varmıştı ki artık adam yerinden kalkmaya bile derman bulamıyordu hatta neredeyse konuşma yeteneğini bile yitirmişti, boğazından ancak kesik hırıltılar çıkarabiliyordu güçlükle. Her tarafından irinler, iltihaplar akan bedenini iri çıbanlar sarmıştı. Genci bu hâlde ilk defa orada gören yaşlı araba sürücüsü, bu zavallının sonunun bir an önce ve acısız bir biçimde gelmesi için dua etmeye başladı içinden. (* Alaca: cüzzam, deri hastalığı)

Hekim de yanlarına yaklaşıp bu biçare delikanlıya baktı, henüz bir kurtuluş ümidi olup olmadığını düşünüyordu ama gerçekten de artık çıkar bir yol yoktu, galiba Bey haklıydı. Üstelik bu yaptıkları iş doğru değildi belki de ama mecbur kalmıştı işte.

Adamlar taşıyacağı tepenin üzerine çıkarmaya başladılar.

***

Yörenin beyi, oğlunun bu hâlini görmeye artık dayanamıyor, çektiği acıların vardığı boyutu gördükçe kahroluyordu. Bu illet niye kendisi gibi her belayı hak eden zalim bir adamın başına gelmemişti de oğlu gibi kötülük, fesatlık nedir bilmez, yumuşak huylu bir insanı bulmuştu. “Ettiklerimi böyle çekiyorum ama olan bir masuma oluyor, benim günahımın bedelini o ödüyor,” diye düşünüyor, bu da azabını katlanarak artırıyordu. Ne yaptılarsa umarını* bulamamışlar, hatta zavallının acılarını bile azaltamamışlardı ve artık iş en son bu raddeye gelmişti. Bey, önce hekime oğlunu zehirletmeyi düşündü ama bunu kendi hekimi yapmazdı, adamı çok iyi tanıyordu. Belki yapacak başka birini bulabilirdi ya da cellada boğdurtabilirdi. Fakat böyle bir şeyin duyulmasından veya birilerinin anlamasından korkuyordu. Üstelik buluncu* da buna izin vermiyordu. Yine de birkaç kez gece gidip oğlunun kalbine hançeri saplayarak bu işi kendisi gerçekleştirmeyi bile düşündü. O takdirde evlat katili olacaktı ve herkes kendisini öyle anacaktı dünya durdukça… Ama çocuğunun durumu da artık yüreğini parçalıyor, acılarına bir son verilmesi gerektiğini düşünüyordu. (* Umar: çare, deva; * Bulunç: vicdan, doğruyu bulma yetisi.)

Sonunda beyin aklına bir yol geldi. Evet, o canı kendisi vermemişti ve kendisi de alamazdı o yüzden. Hele de kendi oğlununkini… O nedenle de kendisi almayacaktı. Bir dağın başına gönderip, oraya bıraktıracaktı. Ölümü kendi elinden olmayacaktı, kurdun kuşun ya da açlığın elinden olacaktı. Böylece biraz da olsa kendini kandırabilecek, avunacaktı. Artık acıları dinecekti evladının ama kendisi bu dünyada kalıp çilesini doldurmaya başlayacaktı.

Oğlunun boynuna gözyaşları içinde sarılıp af dilerken delikanlının gözlerinde bir pırıltı, dudaklarının kenarında zoraki seçilebilen bir tebessüm kırıntısı gördü. Belli ki verdiği bu karardan o da memnundu, böyle lanetli bir mumya gibi yaşamaktansa ölmek evlaydı. Hem tüm günahı evladının adına kendi yükleniyordu. Onun gideceği yer cennetti, inanıyordu buna. Ama kendisi…

***

Tepenin üzerine vardıklarında artık kaç yaşında olduğu, ne kadar gösterdiği bile belli olmayan genci tahta taşıyacakla birlikte önlerindeki büyük kayanın dibine bıraktılar. İçlerinden bir iki tanesi zaman zaman geriye dönüp bakarak indiler tepeden aşağıya. Delikanlının göz ucuyla izleyebildiği adamlar birazdan yittiler. Artık burada yapayalnızdı ve gözlerini göğe dikmiş, acısız ve hızlı bir ölüm için Tanrı’ya yakarıyordu. Masmaviydi gökyüzü, tek bir bulut bile yoktu. Sonsuz bir okyanus gibiydi. Evvelde hiçbir varlık yaratılmadan önce var olan uçsuz bucaksız enginlik gökyüzünün kendisiydi, belki de onun da ötesindeydi. Henüz iyilik ve kötülük bile yokken… O su belki de hiçliğin simgesel anlatımıydı, belki de her şeyin…

Artık hava kararıyordu, gökyüzünde yıldızlar yavaş yavaş belirmeye başlamış ve dolunay çıkmıştı; serin bir rüzgâr esiyor, hava gitgide soğuyordu. Kış yaklaşıyordu zaten.

Sonra sesler duydu. Dinledi; bunların kurt sesi mi, yoksa köpek havlaması mı olduğunu ayırt edemiyordu. Herhalde kurt olmalıydılar, bu dağ başında başka ne olacaktı. Her şeye, bunca acıya rağmen içinde bir korku duydu, ölüm korkusuydu bu. Sesler yaklaşıyordu. Ölüm yaklaşıyordu. Af diliyordu içinden. Sonra canını almaya gelen bu hayvanlardan yana çevirdi kafasını. Oradalardı, gözleri ışıldıyordu alacakaranlıkta, dikkatle baktığında bunların gerçekten de kurt olduklarını anladı. Dikkatini çeken bir şey oldu bu arada; bu hayvanların da tüm vücutları yaralarla doluydu ve kanları akıyordu, kendisi gibi acınası bir hâlleri vardı. Belki bir boğuşmadan çıkmışlardı, belki koyun köpekleriyle veya başka kurtlarla dalaşmışlardı ama kesin olan şuydu ki, paramparçaydı her yanları. İlerideki bir kayanın dibinde durmuş kendine doğru bakıyorlardı, belki karınları toktu, belki de yaralı olduklarından onu gözleri görmüyordu. Ama sebebi ne olursa olsun, anlaşılan kendisine zarar vermeye pek niyetli görünmüyorlardı. Belki de herkesin iğrendiği bu hastalık nedeniyle onlar bile kendisinden tiksinmişlerdi.

Aslında çevrede tanımadıkları bir canlının kokusunu aldıkları için tedirgin olan hayvanlar bir süre sonra kayanın ardına girip gözden kayboldular ama sesleri oradan duyulmaya devam ediyordu. Uğultularını sabaha kadar işitti. Sonra tan atarken kurtlar kayanın ardından çıktıklarında gördüklerine inanamadı. Bir düş gördüğünü sandı. Sapasağlamdılar. Baştan ayağa yeniden düşündü. Hayır, yanılmıyordu. O kurtlar dün yaralıydılar ama şimdi gayet sağlıklı görünüyorlardı. Acaba bunlar başka hayvanlar mıydı? İyice düşündü; bütün gece gözüne uyku girmemişti ve kafasını kımıldatmadan o yöne bakmıştı, fakat o tarafa gidip gelen başka kurtlar görmemişti. Sonradan arkadan gelmiş de olabilirlerdi elbette ama bu çok düşük bir olasılıktı, çünkü diğer taraf bütünüyle kayalıktı. Eğer gördükleri doğruysa orada olağandışı bir şeyler vardı.

Ve merak… Bu hâlde bile insanı kışkırtabiliyordu. Kararını verdi, hayatının son mücadelesini gerçekleştirecekti.

Tüm acılarına, çektiği bütün ıstıraba rağmen zorla sürünmeye başladı. Varlığının içinde bulunan tüm gücünü son defa toplamıştı ve inançla kuvvet buluyordu kendinde. Dura gide belki ikindiyi buldu kayanın yanına varması. O kısacık mesafeyi kat etmek için neredeyse bir gün uğraşmıştı. Sonra kayanın arkasına doğru çekti kendisini elleriyle, kollarıyla ve bütün vücuduyla. Döndüğünde fokur fokur kaynayan bir su gördü. Kendisini, üzerine sarılı paçavralarla birlikte bu kaynar suyun içerisine bıraktığında hava çoktan kararmıştı artık. Ertesi gün sabaha kadar orada durdu ve ondan sonraki günün sabahına…

Tan yeri ağarırken çırılçıplak ve sapasağlam olarak kaynayan suyun içinden çıktı tıpkı o kurtlar gibi.

***

Yolcu ağaçların ötesindeki kaplıcaya doğru baktı. İlerideki otlakta küçük bir çoban yalnızca danalardan ve balaklardan* oluşan yedi sekiz başlık küçük bir sürüyü güdüyordu. Havuzların biraz ötelerinde ise küçük bir türbe göze çarpıyordu. (* Balak: manda yavrusu, “Malak” da denir)

O yöne yürümeye başladı. Sırtındaki keçeden yapılma kalın abayla hayvanların yakınlarında yere oturmuş olan çobanın yanına yaklaştığında eliyle türbeyi göstererek;

– Kim yatıyor burada? diye sordu.

Çoban, gülümseyen yüzüne, duyduğu bu sorudan sonra ciddi bir ifade vererek;

– Karakurt Ata, dedi; “Şu ilerideki kayaların dibinde de kurtları yatar.”

***

Deniz Karakurt’un “Elma” adlı kitabındaki bir bölümden uyarlanmıştır.

14 Aralık 2021 10-11 dakika 1 öyküsü var.
Beğenenler (3)
Yorumlar