Nâkkaş
Bu yazı, 06.02.2022 tarihinde günün seçkisi olarak öne çıkarılmıştır.
Azarlanmanın verdiği hırsla çekice sarıldı, körüğü ayağıyla ezercesine nefeslendirdi.
Örsün üzerinde kızıl yangın yerine dönen hançereye olanca gücüyle vurdu; gözlerinden süzülen damla o kor denizine mızrak gibi indi.
Usta kirli yağlı sehpadaki çırağının bıraktığı telefondan bakışlarını kaldırıp sesi merhametten erimiş halde sessizce:
- Ya Rabbi ! Bir garibi kırmaktan sana sığınırım, gönül ister ki yalan dünyanın esiri değil, ömrünün efendisi olsun. Çocuğa doğru seslendi:
- Nesim oğlum bak bakalım öğlen yemeğimiz hazır mı?
Çekici telaşla yerine bıraktı çocuk. Dışarıdan evin avlusunu dolandı, ellerinin yüzünün karasını hızlıca yenine yanlarına sildi. Tam zile basacaktı ki yeşil kapı birden bire açıldı. Acemice örttüğü ipekli yazmadan kızıl bukleleri uçuşan, yüzünde ilk bahar gamzelenmiş ,15 yaşlarında bir kız açtı. Nesim afalladığını belli etmemek için duvara tutundu, sonra elini bıraktı yere baktı.
-
Ustam yemeği sormuştu, hazır mı diye şey yaptım, geldim, yani zile basacaktım tam. Ahsen başını sol taraftan yukarı doğru kaldırıp mahcupluğa içerlemiş ses tonuyla;
-
Hep bu vakitte hazır olur, neyin telaşı bu Nesim ? Söğütlüğe de gelmedin. hani mızıka çalacaktık, kızlar da geldi, öyle seni beklediler.
Bekledim demeye varmayan kalbi hüzünle baktı. Çırak kızın yüzün-den kamaşmış gibi gözlerini kırpıştırıp;
-Ustam , Cevahir Ustam artık öyle yerlere gitme dedi. Siparişler bit-tikten sonra nakış öğrenecekmişim, ince işçilik altın bileziktir dedi. Gelemedim, yani artık gelmeyeceğim. Kekeleye kekeleye sözünü ancak tamamlayabildi.
Kabarmış parmaklarının acısını avuçlarına sarmalayıp hızla geri döndü.
Genç kız arkasından konuşmak istese de çırak çoktan köşeden kaybolmuştu.
-Nesim, bulutlara salıncak kuran çocukluğum kiraz ağacı şahit ya biz ne zaman büyüdük? Biz büyüdük sen gittin...
O gün büyük gündü. Ustası Nesim’e sabaha erken uyanmasını tembih etmişti.
Çocuk Esirgeme Yurdu’ndan koşar adım çıktı. Yolda oynaşan kedi yavrularına gitti gözü. Ahsen de kedileri çok severdi. Başka zaman olsa birini kucağına alır ona götürürdü. Şimdi yapmadı. Aklına ne zaman yerleştiği belli olmayan bir el onu hep men ediyordu. Ne yanına gidebiliyor ne de eskisi gibi konuşabiliyorlardı. Çocuk koştura koştura demirci dükkânının önüne geldi. Ustası bir taraftan saçını kasketini düzeltip bir taraftan da çaycının getirdiği çayı içiyordu. Çocuk ilkbahar sabahının çiyinden üşümüş yanakları, tüten nefesi ile ellerini hohlayıp
-Ustam Hayırlı sabahlar. Geldim dedi. Cevahir Usta köşe başından beri gözlediği çocuğu yeni görmüş gibi
-Hah geldin mi? Tut bakalım şu çantayı. Çıkalım dedi. Sağlı sollu kalaycı dükkânların olduğu caddeyi bir hışım geçtiler. İki sokak aşağı-da Telkâri ustaları vardı, oraya saptılar. Kapısında Türbe yeşili hat levhasına Eski yazı ile ‘’Bu da geçer Ya Hu’’ yazan dükkanın kapı tokmağına hızlı hızlı vurdu Cevahir Usta. Kapıyı, tek gözünde acayip gözlüğü olan derviş kılıklı orta yaşlı bir adam açtı, Saçları omuzların-da bıyıkları hilal, sakalsız yüzüyle bildiği gördüğü dervişlere de benzemiyordu. Azıcık ürktü ama belli etmedi.
Adam Ustasını görünce pek bir sevindi. Başlarını dokundurup kucaklaştılar ustası
-Ya hu Pirim. Himmet eyle! dedi. Çocuk çoğalan trafiğin arasında Bir yolun kargaşasına bir önündeki ustalara bakıyordu. Cevahir usta
- Emanetimdir Ayvaz dedi. Gözün gibi bakasın nefesin gibi pişiresin. Ne eti senin ne de kemiği benim , hepsi ol Hûda’nın. Ayvaz Usta sağ elini eyvallah manasında göğsüne götürüp baş eğdi.
Garip geliyordu çocuğa, masallardan kalmış bir derviş sesleniyordu yüreğinin köşelerinde ama sesini duyacak lisanı yoktu.
O hülyalanırken Cevahir usta seslendi - Gel oğlum bu hafta da benimle çalış Cuma günü gelirsin Ayvaz ustana dedi. Çocuk telaşla
- Peki usta dedi.
Geldikleri yolu gene aynı hızla döndüler. Cevahir usta kalaycıların ustasıydı. Kimi selam veriyor kimi hatır soruyordu. Çocuk şehri gene unuttu bir ahiler sokağında yalınayak koşuyordu kızıl saçlı bir kız ya-nında, ceplerinde yemiş sesleri…
Dükkâna geldiklerinde kuşluk olmuştu. Sebebini bilmediği bir kıvanç kuşatmıştı ellerini, neşeli neşeli bastı körüğe ateşi harladı hançere-ler kıpkızıl uzanıyordu kor denizinde.
Cevahir Usta keyiflendi çocuğun sevincine, usul usul indirdi çekici, tek tek,. Şeyhi derdi ki: ey oğul oduna vurur gibi vurma, o bile tek vu-ruşta kırılırsa şerha şerha olur. Yonga yonga vur ki kadem kadem küçülsün. Ya Hak ! diyesin ki Hakkını alasın.
Nesim Ayvaz Usta’nın yanında telkari çıraklığına başladı. Ustası ince ince nakışlar çiziyordu, halhal, yüzük, küpe, kolye, hatta ibrikler bar-daklar. Göz bebeklerine kazıyordu her bir nakışı, öyle hevesliydi.
Ayvaz Usta gümüş parçalarını kızgın fırında önce eritiyor, sonra had-deye yerleştiriyordu, olanca gücüyle tel sırmaları boy boy uzatıp tek-rar inceltiyordu. Bunu defalarca yapıyor ve en sonunda istediği ince-liğe gelince desene göre parçalara bölüyordu.
Soğutmadan ılık ılık tellerle , gözlerini asbest tozu yaka yaka el işi göz nuru takıları, eşyaları yapıyordu.
Günler haftaları , ayları kovaladı, Nesim her işi düzeni ve intizamı içinde öğrendi, gücü yetmese de haddeden tel bile çekiyordu. Ustası onun gayretine çalışkanlığına hayran kalmıştı. Her nakışı her modeli çabucak ezberliyordu. Yalnız bir kolye var ki hep gözü ondaydı. Onu yapmak için gece gündüz uğraştığını biliyordu. Ustaların arasında masal gibi anlatılan bu kolye vav işi denilen Musul telkarisiydi. Vav harfine benzetilerek çizilir üzerine de türlü taşlar yerleştirilirdi. Nesim bu kolyeyi çok beğenmişti. Ayvaz Usta; - Bu nakışı Mardin’li Süryani usta öğretmiş dedeme o da bana öğretti. Beypazarı ustalarına da dedem öğretti. Süryani Usta da Musul’lu bir ustadan öğrenmiş ha, çok eski anlayacağın, ey gidici kuş misali uçucu gençlik, kaç gönüle ateş düşürdü bilir misin şu hikaye.
Çocuğun can kulağı ile dinlediğini görünce bir taraftan elindeki teli muntacın oyuklarına ustalıkla döşemeye bir taraftan da hikayeye başladı;
-Vaktiyle Musul’da ayaklanma çıkmış halk bir birine girmiş, kardeş kardeş kanı dökmüş, çok can yanmış, çok ocak sönmüş. Musul’lu kız da bu kargaşada anadan babadan ayrı düşüp esir olmuş, yaralıymış çok kan kaybetmiş, öldü deyi amik ovasını geçerken Asi nehrine atmışlar. Onu yarı baygın halde, Bizim Süryani usta bulmuş, kurtarmaya çabalamış ama son nefesinde ‘’musul, ya hasen ‘’ diye sayıklaya sayıklaya ruhunu teslim etmiş. Süryani Usta Müslüman olduğunu anlayınca, yoldan geçenlerle Müslüman mezarlığına defnetmişler. Eşyaları kalmış geriye, sarı yemenisi bir de daha önce görmediği incelikte ve işçilikte bu kolye. Onun da göz taşı düşmüş. Anlamaya çalışmış ama çözememiş, nakışları oymaları. Mardin’e varınca birkaç ustaya sormuş ama kimse görmemiş daha önce böylesini. Kızın sayıklamaları gelmiş aklına. Musul'a gitmeye karar verir, önüne gelene sorar, bilenle duyanla haber salar kayıp kızı anlatır durur günlerce, neden sonra akledip nakkaşlar çarşısına gider, araya araya bulur kolyeyi yapan ustayı ama usta yıkılır üzüntüden, elindeki kolye sözlüsünündür. Süryani usta teselli etmek istese de çare olamaz derdine, Bari der nasıl yaptın anlat çok merakımıza gitti. Anlatır, ve yalnız der göz taşını başka usta taksın, Telkâriyi çeken usta değil.
İşte böyle dedi Ayvaz Usta o günden bu güne vav işinin gözünü aynı usta taksa iyi saymazlar, takanı da yapanı da bir acı bulur.
Nesim, gözlerinde bir kuyu hüznü cebinde sakladığı kolyeye gider aklı. Kimseye söyleyemez utanır çekinirdi. Ahsen’ e yaptığı kolyeye göz taşını kime taktıracağını düşünürdü gecelerce. Genç çocuk içinden ‘ adam sende eski bir hikaye işte, acısından uydurmuş, herkes de inanmış.’ Böyle yavan düşününce içi rahatladı, yarın ustası cumaya gidince göz taşını takmaya karar verdi. Ahsen’e vereceğini düşündükçe, ona ne diyeceğini bulmaya çalışıyordu. Saçları gibi kızıl kehribar bir taş bulmuştu. Kıp kızıl. Sevdiğini onu ne çok sevdiğini anlasın istiyordu fakat dili değil eli mahirdi. Herkes bir şekil sever demez miydi ustası. Kimi usul usul papatyaları serer gibi, kimi kar boran sever ve yahut kimi susar böyle taş kesilmiş gibi.
Ben dedi Ahsen’i ilmek ilmek, yüreğini haddeden çeker gibi her sabah biler gibi harını, öyle işledim. Bilse dedi içinden o gergeflerindeki kuş mağrib-i evsat çöllerine düşerdi.
Bilmesine imkan yoktu. Ahsen babası her akşam geldiğinde koşarak çıktığı taşlığa artık çıkmıyordu. Çünkü yoktu. Babası gülerek söylenerek elinde tuttuğu incik boncuk şeylere bakıp kıvanıyordu. - Nasıl da hünerli çıktı maşallah, ne güzeller ne güzeller. İçeriye seslenirdi
- Ahsen bak, bak şu işçiliğe zanaata bak. Anlarsın sen , nasıl da özenmiş. Kız pervazına tünediği pencereden uyuşuk ayağını oynatmaya çalışıp bir taraftan babasına
- Gümüşlüğe koy bakarım diyordu ve her seferinde unutuyordu bile isteye.
Nesim’in onu görmemesine gelip bir hatrını sormamasına içleniyor gittikçe de kıskançlığı artıyordu. Böyle içini zehir ederken babası yine seslendi bir türlü giremediği taşlıktan; - Ahsen Cuma akşamı Nesim gelecek Annene yardım et bir kaç çeşit yemek çıksın, yurttan gelen öteki öksüzler de sebeplensin kızım
Ahsen heyecanından eline tığ batırdı gergefi kan lekelerine boyayıp düştü. İçine bir ölü güvercin girdi, kalbinin tünekleri sızladı soğuktan.
Cuma günü gelmek bilmedi Nesim’e. Cumadan sonra Ayvaz Usta, birkaç çarşı esnafı ile Cevahir Usta’ya sohbete giderdi. Bu boşlukta tezgahın başına geçti. Kıvrandı durdu kehribar taşı göze yerleştirmek için. Zımparaladı geniş geldi yuva, tekrar gümüş ibrişim işledi bu sefer de dar geldi, boncuk boncuk terledi. Bir türlü yerine koyamadı kızıl kehribarı, sıcaktan asbestten başı döndü gözleri karardı yere serilip kaldı. Düşmesiyle acı bir ah çekti :Sağ elinin acısı çöktü önce ne olduğunu anlayamadı. Toparlanıp ayağa kalktı eli kanlar içindeydi. Ustasının hediyesi olan belindeki hançere kınından çıkıp sağ bileğini kesmişti düştüğünde. Can havliyle sokağa fırladı kanını durdurmaya çalışıyordu fakat nafile. Cuma günü bu saatte cadde bomboştu. Gücü yettiğince köşedeki eczaneye seğirtti. Kapıdan girer girmez yüz üstü kapaklandı mermerin üstüne. Bileğinden kan lıkır lıkır akıyordu. Eczacı çırağı önce korktu afalladı, sonra yanındakilerin yardımı ile bileğini sımsıkı sardılar. Ambulansı aradı biri. Nesim’in beti benzi bembeyaz yerde uzanmış devinmeden yatıyordu. Ambulans geldiğinde kolları sallanıyordu sedyede , duyan esnaf toplandı ah-ü vah etti.
Garip dendi, yetim dendi, zavallı mülteci dendi: kimse aşkı kondurmadı çelimsiz omuzlarına. Kimse başına ne geldiyse aşk belasından geldi demedi. Bu nasıl ayrılık bu nasıl bulmazlık demedi.
Cevahir Usta ile Ayvaz Usta haberi alır almaz hastaneye koştu.
Ahsen . Ahsen akşamdan beri gergefin başında Hüma kuşunu boya-yan kan damlalarına bakıyordu. Ne sildi ne işledi. Ah etmişti. Neden diye soramadı gönlüne. Neden yıktın fildişi kuleni? Neden ürküttün sana gelen eşsiz kervanı? Ve sırçalara böldün ömrünü…Nefsi kursağında can çekişirken çözüldü. Koştu , koştu…
Nerelerden yürüdüğünü hangi taşa bastığını bilmeden koştu. Telkâri dükkanının kapısına gelince çivilenip kaldı. Her yer kan. Bir damla değil. Kesik değil usulca. Kıymıştı sevdiğini Enel-hak sultanı gibi. Kıvrım kıvrım göllenen kanında seyretti günahını. Yerde bir kehribar boncuk bir de kolye vardı. Aldı sardı göğsünün musallasına.
Babası koluna girmiş halde Nesim’i evlerine getirdi. Sağ eli sargılar içinde boynuna asılıydı. Sol ayağı da sürünüyordu. Erimiş küçücük kalmış gözleri donmuştu. Suya gidip de su içemeden ölen kuş gibi. Kupkuru. Salona arka bahçeye bakan pencerenin önüne yatak açtılar sedirin üstüne. Annesi ah yavrum kuzum diye dört dönüyordu. Döndükçe de ağlıyordu. Nesim öylece bakıyordu. Kiraz ağacının kızaran yapraklarına, Dallarını kesen kızıllığa. Baharda çiçekti narin ve pembe, orda sevmemiş miydi, orda beklerdi hep. Artık kupkuru orda kalacaktı.
Babası taşlıkta annesine – çok kan kaybetmiş elini kullanması zor gibi dedi doktor. Ayağına da inme inmiş. Geçer ama ne zaman bilinmezmiş.
Ahsen koynundaki gözsüz kolyeyi çıkarıp masanın üstüne koydu. Yarım gergefini de aldı. Onu da iliştirdi yanına.
İçerde nefes alan ölüyü düşündü,
- Ben yaptım bize ben kıydım.
Herkes bir türlü sever derdi babası; Kimi usul usul papatyaları serer gibi, kimi kar boran sever ve yahut kimi susar böyle taş kesilmiş gibi. Kimi sevmekten beter eder boğazlar sevdiğini.