Kendime
nehirlerin azgın akışına kapılmaya hazır
bir çocuk ,
yüreği, ne yapacağını bilememenin telaşında
aklı, durmadan meşgul eden mecburiyetlerin kıskacında.
ah be çocuk, çocuğum.
ruhumun ikizkenar dünyası,
dünyamın sahte masallara kanmayışı...
kırk yılımın kırk yamalı bohçasına sardığım ömrüm.
sihirli sözlerim,
gerçek sihirlerim olsaydı,
yerini bir türlü dolduramadığım,
gelip ömrüme tüneyen şu anlamsız ve yakarışlı sevgi boşluğunu söker atardım gözlerimin derinliklerinden.
şimdi sana ne anlatsam biliyorum,
kendini bulacaksın bende:
nehirlerde boğuluşumda,
yaralarıma acı sarışımda,
kirpiklerimden düşen yazgımın kifayetsizliğinde,
tandır ateşinde eriyen yoksulluğumda...
kana kana kanma çocuk, varlığıma.
uyandığında usun .
yanılgılarından sıyrıldığında,
benden sonra da geçeceksin ,
kırılganlıklar köprüsünden.
Aciz bir gül solar dikenlerinden ,
geride kokusunu bile kendine saklayamayan bir mevsim kalır.
ah, bir yerlerde birileri
saniyenin bilmem kaç milyonda birinde mutluluk denen tadın farkına varabilmek için yine bilmem kaç milyar kere duyguyu katlediyor .
ben, ben olmanın ne olduğunu
henüz anlamadan
hiçe sayılmanın tadına vardım.
doğrusu pek sevimli değildi;
lezzetli hiç...
bol acılı, boğazda kalan kekremsi bir şeydi.
gündüz gözüyle düşe yatar mı insan?
ben yatmışım:
alabildiğine yeşil bir alanda,
sarp yamaçların duvar ördüğü
patika bir yolda dörtnala iki atlı gördüm.
asi olanın sırtında
Tanrı'nın yazgısına kafa tutan bir meczup. ahraz olana ne demeli?
tımarhane kaçkını,
el âleme düşman, körü körüne bir isyan...
nefes nefese verilmiş bir düşün içindeydiler. goncagüller dermeye,
yaşamak denen manasını yitirmiş
sahte cennetten kovulmaya yeminli
iki baldırıçıplak...
nal sesleriyle, havada oluşturdukları
toz bulutlarıyla,
bir sihirden düşer gibi gelip geçtiler yanımdan.
el çabukluğuyla çekmeseydim kenara
hayalet bedenimi,
suskun öfkelerinin kurbanı,
atıl ve bakir sevdalarının son şahidi olacaktım.
vadinin içinde,
kör noktalara yama olmuş eğreti duruşumla, meczupluğumun tedirgin bir avın
yüreği ağzında hâlini yaşıyordum.
ağzımın uçurum kenarlarında,
kendine kurban öpüşlerin süslediği
dudak kıvrımlarımdan içime akan seni tanıdım arsızca...
ah be çocuk!
belki de bütün bu düşler,
bütün bu başkaldırılar,
bütün bu yarım kalmış sevdalar sendin.
ben, kendime yetişmeye çalışırken
ömrümün kıyısında unutulmuş bir çocuk,
sen, içimde nehirlerin çağrısına
hâlâ kulak veren o asi yolcu...
hadi, bir çay koy.
içim beni, dışım seni,
bir de törpülenmemiş sevdalarımızı yaksın...