Yağmur, Sis, Deniz: Edebiyatta Havanın Anlattıkları
Bir romanın sayfasında yağmur başladığında okuma hızımız da değişebilir. Pencereye vuran damlaları duyar, sokakta yürüyen kişinin bir saçak altına sığınmasını bekleriz. Sis çöktüğünde görüşümüz daralır; anlatıcının görebildiği kadarını görürüz. Deniz açıldığında ise mesafeyi başka türlü düşünmeye başlarız. Karşı kıyı, gidilecek bir yer kadar geride bırakılan hayatı da hatırlatabilir.
Edebiyatta hava, sahnenin nasıl yaşandığını belirler. İnsanları aynı odaya kapatır, yollarını uzatır, beklemeye zorlar. Bazen bir duyguyu sezdirmeye yarar; bazen de karakterin isteğine aldırmadan sürüp gider. Yağmuru, sisi ve denizi okurken bu iki ihtimali birlikte düşünmek gerekir: Dış dünya insanın içinden geçenlere yaklaşabilir, ama ondan bağımsız bir hayatı da vardır.
Yağmur: Pencerenin iki tarafı
Ernest Hemingway’in Cat in the Rain adlı öyküsünde Amerikalı bir kadın, İtalya’daki bir otelin penceresinden dışarı bakar. Yağmurdan korunmak için masanın altına sığınmış bir kedi görür ve onu almak üzere aşağı iner. Odada kalan kocası kitap okumayı sürdürür. Kadın geri döndüğünde konuşma, kediden saçlarına, istediği eşyalara ve özlediği gündelik hayata uzanır.
Bu sahnede yağmuru, kadının yakınlık ve korunma arzusunu görünür kılan bir unsur olarak okuyabiliriz. Dışarıdaki kedinin sığınacak yer aramasıyla içerideki kadının istekleri arasında bir bağ kurulur. Pencere de bu bağı güçlendirir: Kadın, bulunduğu odadan başka bir hayata bakar gibidir.
Yine de öyküyü “yağmur eşittir yalnızlık” diye çözmek, ayrıntıları siler. Asıl gerilim, kadının neye baktığında, ne istediğinde ve karşısındakinin onu nasıl dinlediğinde doğar. Yağmur bu konuşmanın çevresini kuşatır; söylenenlerin ardından da yağmayı sürdürür.
Sis: Görmenin ve anlamanın sınırı
Charles Dickens’ın Bleak House romanı, Londra’yı kaplayan yoğun sisle açılır. Sis nehirde, teknelerde, sokaklarda dolaşır; insanların bedenlerine kadar sokulur. Anlatı ardından mahkemeye yönelir ve dışarıdaki bulanıklığı hukuk düzeninin işleyişiyle ilişkilendirir. Böylece açılıştaki hava tasviri, romanın toplumsal eleştirisine bağlanır.
Burada sis, kimin neyi görebildiği sorusunu düşündürür. Yolunu seçmeye çalışan insanla karmaşık bir düzen içinde hakkını arayan insan arasında bir yakınlık kurulabilir. Önünüzde bir yapı vardır, fakat içindeki yolları ve çıkışları seçemezsiniz.
Dickens’ın açılışında sisin art arda anılması da bu duyguyu besler. Okur, tek bir manzarayı seyretmekten çok, her yana yayılan bir engelin içinde ilerler. Bu okumada bulanıklık, kişisel bir kararsızlıktan çıkarak ortak hayatın meselesine dönüşür. Şehrin havası, orada yaşamanın güçlüğünü bedende duyurur: Üşüyen eller, zorlaşan soluk, seçilemeyen bir yol.
Deniz: Kıyıdan bakmak, açığa çıkmak
Deniz, yağmur ve sis gibi bir hava olayı değildir. Edebiyatta rüzgâr, ışık, dalga ve ufukla birlikte kurduğu dünya, onu bu başlığın doğal bir parçası yapar. Deniz kıyısında durmakla açık suda bulunmak arasında da büyük fark vardır. Kıyıdan bakıldığında uzaklık çağrıyı güçlendirebilir; açığa çıkıldığında aynı uzaklık güvenli yere dönme isteği uyandırabilir.
Herman Melville’in Moby-Dick romanının başında anlatıcı Ishmael, karadaki hayatına karşı duyduğu sıkıntıyla denize yönelir. Çevresinde suya bakmak için kıyılarda toplanan insanları gözlemler. Denize gitme isteğini anlatırken içindeki kasveti de yağışlı bir kasım havasıyla dile getirir. Böylece ruh hâli, hava ve yolculuk daha başlangıçta birbirine bağlanır.
Bu açılışta deniz, hayatın yerleşmiş ritminden uzaklaşma ihtimali olarak okunabilir. Ishmael’in bakışı karadan suya dönerken anlatının yönü de değişir. Ufuk, henüz yaşanmamış olanı düşünmek için yer açar. Okur da onunla birlikte kıyıdan ayrılmaya hazırlanır.
Aynı havada başka hayatlar
Bu örnekleri bir araya getirince hazır bir simgeler sözlüğü çıkarmak cazip gelebilir: Yağmur hüzün, sis belirsizlik, deniz özgürlük. Oysa anlamı belirleyen, her metnin kurduğu ilişkidir. Yağmurun altında yürüyen biriyle onu sıcak bir odadan seyreden biri aynı sahneyi yaşamaz. Deniz, kıyıda bekleyenle gemide çalışan için farklı sorular taşır.
Bu yüzden bir metindeki havaya dikkat etmek, insanların maddi koşullarına da bakmayı gerektirir. Kimin sığınacak yeri var? Kim yola çıkmak zorunda? Kim pencereyi kapatıp dışarıdaki soğuğu unutabilir? Böyle sorular, manzaranın içinde kolayca gözden kaçan hayatları belirginleştirir.
Bir sonraki okumada hava tasvirine geldiğimizde biraz durabiliriz. O sırada karakterin nerede bulunduğuna, bedeninin ne hissettiğine ve ne yapabildiğine bakabiliriz. Bazen anlatının düğümü, yağmur başladığı için ertelenen bir yürüyüşte saklıdır.