Modern Türk Hikayeciliğinde Ömer Seyfettin Etkisi
Edebiyat, düşünce, duygu ve hayallerin yazı halinde, güzel ve etkili bir şekilde anlatılması sanatıdır. Edebiyat eserleri ise toplumların bütün değerlerini dünden bugüne taşırlar. Hikaye, edebiyatın bir türü olarak sıradan bir anlatımın ötesinde edebiyat kadar eskiye dayanır. Fakat modern hikayenin geçmişi çok yenidir.
Edebiyatımızda modern hikaye Ömer Seyfettin’le başlamıştır. Kendisinden sonra gelen bütün hikaye ve romancılar onun etkisinde kalmışlardır.
Ömer Seyfettin, çağdaş sanatçılardan bir çoğunun unutulmasına rağmen edebiyatımızın daima gündeminde olan önder bir sanatçımızdır. Onun hikayeleri kişiliğinden ve yaşadığı dönemden kaynaklanan nedenlerden dolayı çok kesin olarak bugün de yarın da geçerli yüce amaçlara yöneliktir.
Anlatım, iki canlının var olduğu günden itibaren vardır. Elbette anlatımı içgüdüsel plânda sınırlamak amacıyla söylemiyoruz bunu. Sese dayalı, sonra söze dayalı anlatım… Ama henüz bu hikaye değildir. Anlatım bir edebiyat türü olmayınca, modern anlamda hikaye aksiyonunun ifadesi olsa bile o bir sıradan anlatımdır. Öyleyse edebiyatı kavram olarak belirlemeli, sonra onun içinde bir tür olan hikayeyi ele almalıdır.
Edebiyat, tanımı çok tartışılmış, hem de hakkında büyük ölçüde müşterek bir tanıma varılmış bir konudur. Türk Ansiklopedisi bizim üzerinde duracağımız edebiyatı; “Düşünce, duygu ve hayallerin yazı halinde, güzel ve etkili bir şekilde anlatılması sanatı.”[1] diye tanımlanıyor.
Aynı ansiklopedide, insanoğlunun “edebiyat malzemesi olan sözü, tabiatın dışından, zekasıyla kendisi icat etmek zorunda” kalmasından söz edilerek onun, “insan yaratıcı muhayyilesinin eşsiz bir mucizesi” olduğu ifade ediliyor.
Sözün, -beraberinde getirdiği, şartlamalar ve sınırlamalar bir yana, bunların çizdiği yolda da olsa insanın muhayyilesine kazandırdığı derinlikle, medeniyetlerin oluşmasındaki çok önemli etkisini görmezlikten gelmek mümkün değildir.
Steal’ in dediği gibi edebiyat sayesinde “düşünce genelleşir, insanlar arasındaki ilgiler yüzyıllarca çoğalır; koşulların değişikliği yeni yeni tamlamalar, daha derin görüşler yaratır, buluşlar artar; düşünce zamanın mirasına konar.”[2]
Edebiyat eserleri, toplumların maddi ve manevi bütün değerlerini dünden bugüne taşıyan sihirli söz hazineleridir. Ayrıca edebiyat, değişik ilgi alanları, değişik amaçları, değişik kavgaları, değişik sevinçleri, kısaca değişik dünyaları olan insanları, kendi dünyasında buluşturup onların ortak duygular içine girmelerini, bu duygularda bütünleşmelerini sağlar.
Sanatçı ”hasta ruhları iyileştirmeğe çalışır. O ruhların manevi gıdasını sağlar; bezginlere teselli, yorgunlara güç, zalimlere ibret ve merhamet, yeniklere hürriyet ve kurtuluş ümidi getirir. Amacı herhangi bir çağı özel yönleriyle aktarmak değil, herhangi bir kişiliği özgünlüğü içinde anlatmak değil, ancak uygarlığın devamını güven altına almak, insana insan olduğunu hatırlatarak ulusların anlaşmasına sarmaşmasına çalışmaktır. İster tarihten haber vererek ayrı ayrı kuşakları birbirine bağlasın ve geçmişi, hali, geleceği bölen kesintileri onarsın; ister şu dünya içinde birbirinden farklı fikir miraslarını temsil eden düşünüşlerle duyuşları birbirine yaklaştırarak Goethe’nin Welt Literatür dediği evrensel birliği kurmağa çalışsın, her yönüyle bir hümanizma çabasıdır bu.”
Konusu ve kahramanları canlı cansız varlıklar da olsa edebiyat, doğrudan insanı hedef alır ve onu süslemeyi, yüceltmeyi amaçlar. Bu oluşum insanın insana yönelmesidir. Çünkü sanatçı da toplum içerisinde diğer insanlarla birlikte yaşar. Bu birliktelik, karşılıklı etkileşimle sürekli bir değişimi, düşünsel ve duygusal gelişmeyi sağlar.
Edebiyatın bir türü olan hikaye de öyle. Anlatım (hikaye etme) ilk iki insandan bu yana vardır. Sıradan bir anlatımın ötesinde hikaye ise edebiyat kadar eski, en az onun kadar kıdemlidir. Birinin anlattığı bir şeyi dinlemek yahut yazdığı bir şeyi okumak insana çekici gelir.
Hikayenin büyüsüdür bu. İnsanın zaafı, merakı, öğrenme isteği, bir başkasına satacağı malzemeyle donanma ve kıvanma arzusu, hırsı… Bir başkasının tecrübelerinden, birikimlerinden yararlanma isteği. Kendiyle karşılaştırma; gizli bir sevinç, gizli bir acı. Daha bin türlü anlatacak şey, bin türlü duygu ve onların karmaşası.
Modern hikayenin geçmişi çok yenidir. Bir tür üzerinden dönemleri herkesin kabul edebileceği bir şekilde sınıflandırmak ve tanımlamak elbette kolay değildir. “Anton Çehov, Guy de Maupassant, Rudyar Kiplinggibi sanatçılar modern hikayenin öncüleridir.” görüşünü benimseyecek olursak yüz elli yıllık bir geçmişe varırız. Ömer Seyfettin’in yaşadığı yıllara çok yakın bir geçmiş. Ömer Seyfettin, Çehov ve Maupassant’ı elbette tanıyordu ve onlardan etkilendi. Edebiyatımızda anlatım en az dünya edebiyatı kadar eskidir. Modern hikaye de öyle.
hikayenin gelenekten gelen bir tür olarak değerlendirilmesi Austin M. Wright’ in “Kısa Öyküyü Tanımlama Üzerine” başlıklı yazısında; ” Kısa öykü eleştirisi alanında son zamanlarda görülen gelişmeye karşın günümüzde kısa öykünün yalnızca tanımını değil kapsamını, hangi yapıtların kısa öykü olup hangilerinin olmadığını da tartışıyoruz. Bu nedenle türün Boccaccio’ya, Binbir Gece Masalları’na ve Kutsal Kitap’ a kadar gittiğini tartışanlar ve türün Irwing ya da Poe, ya da daha dar bir kapsamda Cehov ya da Joyce ile başladığını söyleyenler arasında bir tartışma süregelmekte. Kimi kısa öykü ile çağcıl kısa öykü arasında ayrım olduğunu öne sürüyor; kimi de var olan tek kısa öykünün çağcıl olduğunu savlıyor.” [4] diye tartışıldığı ifade edilmektedir.
Zamanı belirsiz hikayelerinde ise Ömer Seyfettin, yine bir dava adamıdır; yine tercih telkini, değer telkini inadını taşır.
Olay kurgusu ve örgüsü bakımından Ömer Seyfettin’in hikayeleri, genelde modern hikaye tekniğini tam olarak kavramış görünürler. Bu hikayelerde olay-hacim münasebeti dengeli, entrika ve merak unsurları sayıca yeterlidir. Onun bir çok hikayesindeki sürpriz sonuçlar modern hikayenin ana ruhuna çok uygun düşmektedir.
Ömer Seyfettin’in hikaye dil ve üslûbu ise asla tartışılamaz ve bir başka yazarla asla mukayese edilemez. O, çağdaşı yazarların ve o günden bu yana tüm hikaye ve romancıların isteyerek veya istemeyerek örnek aldığı bir sanatçıdır.
Sait Faik Abasıyanık’ın Akşam Gazetesi’nde bir ankete verdiği cevapta; “Cemiyetimizin gelişmesi ile edebî telakkiler değişiyor. Bugün eskiler diye adlandırılan yaşlı muharrirler, hayata, cemiyete yukardan bakarlardı. Hâlâ da öyledirler. Hayata karışmayanlar. Yalnız tepeden seslenerek cemiyeti düzeltmek sevdasındalar. Bize gelince cemiyeti düzeltmek hususunda hiçbir iddiamız yok. Biz cemiyette insanlarımızla birlikte aynı hayatı yaşamak istiyoruz.” [5] derken, Ömer Seyfettin’i cemiyete yukarıdan bakan muharrirlerden uzak tutuyor gibi. Çünkü Ömer Seyfettin ne yaşlı bir muharrir oldu, ne de tepeden seslenerek cemiyeti düzeltmek sevdasındaydı.
Ama cemiyeti düzeltmek sevdası, Ömer Seyfettin’in vazgeçilmez sevdasıydı. Onun bütün hikayeleri buram buram cemiyeti düzeltme sevdası kokar. Hem mensubu olduğu cemiyetin insanları ile birlikte aynı hayatı yaşayarak. Hem herkesi, bu cemiyetin sanatçılarını da zamanının ötesinde kavrayarak , kapsayarak ve elbette ki Sait Faik’i de katarak.
[1] Türk Ansiklopedisi, edebiyat maddesi, s:315.
[2] Seyit Kemal Karaalioğlu, (1964), Edebiyat Sanatı, İstanbul, s: 14
[3] Türk Ansiklopedisi, Edebiyat Maddesi, s: 315.
[4] Şerife Yağcı, Klasik Türk Edebiyatı Geleneğinde hikaye, Türk Dünyası Araştırmaları, Aralık 2002, s: 147-148.
[5] Doç.Dr.Olcay Önertoy, Cumhuriyet Dönemi Türk Roman ve Öyküsü, Ankara 1984, s:227.
Kaynaklar:- Cengiz Aydemir. (1989), Ömer Seyfettin ve hikayelerinde Eğitim Değerleri. Uludağ Üniversitesi, Basılmamış Doktora Tezi.
- Mehmet Kaplan (1973), ‘”Duyguların Terbiyesinde Sanat ve Edebiyatın Rolü”, Türk Edebiyatı, C. 2, S. 24, 1973.
- Seyit Kemal Karaalioğlu. (1964), Edebiyat Sanatı. İstanbul.
- Cahit Kavcar. (1974), II. Meşrutiyet Devrinde Edebiyat ve Eğitim. Ankara.
- Olcay Önertoy. (1984), Cumhuriyet Dönemi Türk Roman ve Öyküsü. Ankara.
- Şerife Yağcı (2002), “Klasik Türk Edebiyatı Geleneğinde hikaye”, Türk Dünyası Araştırmaları Yıllığı, Aralık 2002.