Gölgeme İnanmakla Başladı Her şey
Dieser Beitrag wurde am 19.05.2015 als Auswahl des Tages hervorgehoben.
Bazı geceler şekersiz, light içecekler gibidir. Ne kadar hafifse sessizlik, sizde o kadar kapanır bütün duygular. Üzerinizdeki mayhoşluğun, tükettiğiniz kahvelerle bir ilgisi yoktur. Katıksız bir sabahı selamlarsınız sonra. İstersiniz ki; bir muhabbet alsın sizi çarşambadan, pazara... İşsizliğin, güçsüzlüğün volta attığı kotalarda, böylesi bir günün sarhoşluğu da sinmiştir üzerinize. Bir tişört, bir eşofmanla çıkarsınız dışarı. Günlük gazetelere bakar, postanızı haftalık derginiz gelmiş mi diye kontrol eder ve laubali bir şekilde komşunuz; ölü gibi uyanmışsın kız yine laflarına aldırmadan evinizin kapısını açar, güç bela içeri atarsınız kendinizi. Ailenizi özlersiniz. Hava soft bir sigara gibi hafif hafif yağar üzerinize. Kurduğunuz cümleler laçkalaşır. Derken iş aramaya kalkarsınız. "Ne lanet bir pazar yahu. Bu insanlar da nerede. Gören de hiç dışarı çıkmıyorlar sanır. Hele bir işim olsun, dünya kaç bucak göstereceğim onlara..." dersiniz. O esnada sizi çağıran sese kulak kabartırsınız.
-
Kız Nebahat, kız Nebahat bak bakayım bana bi.
-
Ne var, ne oldu?
-
Kocasını bulmuş kumrular gibi ne süzülüyon kız. Gören de yetmişinde işi bitmiş sanar seni.
-
Ya kızım, sen kendi işine baksana!
"Herkeste ne meraklıydı millete. İşleri, güçleri yok, anca laf yapsınlardı" Yok dedi Nebahat, bu böyle olmayacak. Nefes alamıyorum çünkü. Üstüne başına bir şeyler geçirip, atmıştı kendini sokaklara. Apartmanın dış kapısını açar açmaz, sigarasını yakmayı adet edinmişti. İnsan yüzü görmeyeli ne kadar oldu demişti. Bir kitap alayım en iyisi, bilim-sanat'da kahvemle birlikte okurum deyivermişti. Orospu çocuklarıyla çıkıp, kızlığını kaybettiğinden beri küfrü ağzına yakıştırır olmuştu. Yosma yosma yürümeyi de onlardan öğrenmemiş miydi zaten. Düşündüğü gibi bir kitap aldı kendine. Ahmet Altan en sevdiği yazardı. Aldatmak romanı yeni çıkmıştı o sıralar. Herkesin ağzında sakız olmuştu ihanet kelimesi. Günümüzün modasıydı artık, sevdiği sırada, başka çapkınlıklar yapmak. İki binli yılların başı böyleyse sonu ne olurdu acaba dedi. Bilgisayar yeni yeni evlere giriyordu. Çocukların hayata bakışları, gençlerin anlayışlarının değişmesi; yetişkinlerde farklı karşılanıyordu. Amaaaan dedi, banane el alemin şeylerinden. Kitabın çeyreğine bile gelmeden hesabı ödeyip çıktı. Çıkmasıyla sigara daha yakması bir oldu. Bazı ifadeler yeni yeni can buluyordu kişiliklerde. Etrafında dolaşan kalabalığın aslında ne kadar da yalnızlaşan bir öge olduğunu düşündü bir an. Yeni yeni mi büyüyordu; yoksa içinde şeytanca kıvrılan mutluluğa bir çeşit yardım mı ediyordu, kestirmek güçtü. Ama kadındı, bunu çok iyi biliyordu. O da her kadın gibi anne olmak istiyor, bebek mağazalarına bakmaktan kendini alamıyordu. Ben dedi, ben ne güzel anne olurum öyle. Sokakta yürürken, erkekleri alıcı gözüyle süzmeye başladı. Yok dedi bu tam bir öküze benziyor, bununla olmaz. Ay bu da çok cool, erkek mi top mu belli değil derken çabuk yorulmuştu. Bir banka oturuverdi. Ve tiryakisi olduğu şeyi yaktı yine. Yanına gelen adamın; pardon hanımefendi oturabilir miyim deyişine, tabi, buyurun demişti. O adam da, önce bir sigara yakmış, daha sonra da bir kitap almıştı eline. Ne okuduğunu merak edip, çaktırmadan göz süzmüştü. Okuduğu kitabın; Ayşe Kulin'in Adı Aylin olduğunu görünce; sanırım kadınlara fazla düşkün bir beyefendi diye düşünmüştü. Giyimine, saç, sakal tıraşına ve giydiği ayakkabıların şıklığına dikkatlice bakmıştı. Ne kadar da yakışıklı bir adam demişti. Sonra da, boş ver ya, ne ilgilendirir beni deyip, topuklaşmıştı oradan. Yine çekilmez komşularının olduğu mahalleye, evine gidecekti. Annem yine arar, kızım ne zaman evleneceksin muhabbeti çeker diye oflamıştı. İçi sıkılmıştı. Bir hafta geçti, iki hafta daha geçmişti; ama çıt yoktu. Bir gün sabah kahvaltısını yaparken, lüks bir araba duruvermişti apartmanlarının önüne. Alla alla bu fiyakalı arabanın bu mahallede ne işi olur ki demişti. Arabadan inen kişiyi görünce, ama nasıl olur bu geçen bankta oturduğum adam demişti. Perdeyi aralayıp adamı izlemeye koyuldu. Karşı binaya girmişti. Karşı bina, karşı bina, karşı bina diye diye. Abooo yoksa bu dul olan Feyza'ya mı gelmişti diye düşündü. Tırnaklarını kemiriyor, dudaklarını ısırıyordu. İçi içini yiyordu. Mutlaka öğrenmeliydi kime gittiğini. Hiç sevmiyordu; ama yukardaki komşusu Fadime her şeyden haberi olurdu. Hemen dışarı terliklerini geçirip, komşusunun kapısını tıklattı.
-
Kız Nebahat, hangi rüzgâr attı seni böyle. Gelmezdin hiç bana.
-
Dur kız, hemen heyecanlanma. Sana bir şey sormaya geldim.
-
He de bakayım, sen boş yere gelmezsin zaten.
-
Şu karşımıza park eden lüks araba var ya. O arabadan inan adam, karşıki binaya gitti. Nedir, kimdir, kime gelmiştir bilgin var mı?
-
Heee, o mu? O Vedat kız, eğitim - danışmanlık şirketinin patronu. Ağzı iyi laf yapar. Geçen bizim Feyza anlatıyordu. Yatakta da baya iyiymiş.
-
Ne diyon kız sen!
-
İşi pişirmişler diyorum kız, anlasana.
-
Tamam, neyse sağol, hadi ben kaçtım.
"Demek aklıma gelen şey doğruymuş. Vay sen bizim yakışıklıya bak" çıkmıştı ağzından. Feci şekilde kıskançlık oturmuştu yanaklarına. Kızıyor muydu, kırılıyor muydu, belli değildi. Hiçbir kimseye güveni kalmamıştı artık. Erkek milleti değil mi, hepsi aynı bok demişti. O sinirle iskambil kâğıtlarını almış, bir de sigara yakmış, kendine tarot falı bakmaya başlamıştı. Tarot falında bütün kapılar kapalıydı. Zaten kısmetim olsa, otuz beşime kadar bekâr kalmazdım ya demişti. "Şansıma tüküreyim"
O gün nerede bir karamsar düşünce varsa hepsini toplamış, içki üstüne içki içmişti. Zil zurna sarhoş olana kadar da içecekti. Kararlıydı. Sızdıktan sonra öğleni bulmuş, kalkıktığında kafasından sanki tır geçiyormuş gibi; "Of be, amma da içmişim" dedi. Birden ereksiyon olduğunu fark etti. Canı fena halde sevişmek istiyordu. "Bir yerde okumuştum. İnsan çok isterse bir şeyi olurmuş" demişti. Tam kahvaltıyı hazırlıyordu ki, kapı zili çaldı.
-
Geldim, geldim patlama.
-
Selaaammmm
-
Ama siz?
-
Evet, ben. İsterseniz kendimi tanıtayım, ben Vedat.
-
Biliyorum da, nereden buldunuz benim evimi?
-
Fadime hanım bana sizden bahsetti, zaten evinizi de o söyledi.
( İçinden Allah'ın cezası demişti; ama bir yandan da müthiş bir his kaplamıştı her yanını )
- Hm, evet anlıyorum. Gelmek ister misiniz, dışarıda kaldınız?
O gün daha önce tutkulu sevişmediği kadar çok sevişmiş. Feyza'nın dediği kadar var demişti. Bacaklarından, kasıklarına, oradan memelerine geçiyor, hiçbir vize kabul etmeden tenini adamın dudaklarına bırakıyordu. Çok iyi öpüyor yarabbim diye düşündü. Günler, haftaları; haftalar ise ayları kovalıyordu. Para derdi de ortadan kalkmıştı. Çünkü ne zaman istese, Vedat çıkarıp cebinden tatmin olacağı kadar para veriyordu. Her şey güllük gülistanlık oluvermişti birden. Sonra günlerden bir gün, hiç düşünemediği, aklına daha önce gelmeyen bir şey gelmişti. Ve birden başından aşağı kaynar sular dökülmüştü. Bu adam aynı zamanda Feyza ile de yatıyor muydu? Yıldırım çarpmışa döndü. Afallamıştı. Kızarmıştı. Sırılsıklamdı. Hemen Vedat'ı aradı.
-
Alo Vedat, sen Feyza ile de yatıyor musun?
-
Kem, küm, şey hayatım...
Allah belanı versin diyerek, telefonu yüzüne kapatıvermişti. O an yer yarılsa da içine girsem keşke diye düşünmüştü. Ne kadar bed duygular varsa ruhuna hücum etmişti. Allah'ım meğer ne kadar da kaşar mışım dedi. Bu yaptığı hataların hepsi tek bir yola çıkıyordu. Kadın olmayı bilmiyordu. Kadın olmayı, onunla bununla özgürce yatmak olduğunu düşünüyor ve yanılgıya düşüyordu. Aslında kadın olmak bir sorumluluktu. Bir tercih değil de bir yaşam biçimiydi. Ve bir kadın olmak her şeyden önce kendini, kısacası kadınlığını koruyabilmekti...