İhanet
Cadde kalabalığındaki o hengâme, sokak gerçeklerinin pazarı ve evinin baş köşesinin yalnızlığı. Ne çok çarpışırız hayatın bu üç rengiyle. Mavi, gri ve eylül çıkmazı. İşte o üç rengin baskısında, işinden yorgun gelmişti Fatma. Ailesiyle olan küskünlüğü yüreğinin manşetlerine düşmüşken, sevda kalabalığında, kendi değer yargılarını koruyamamaktan yana dertliydi. Kâğıttan bir gemiye benzettiği kadınlığı, gün geçtikçe batıyor; o en çok sevdiği arkadaşı olan Ayşe'nin sokak ağızlarına gülüyordu en çok. İlişkilerin yırtıklarını dikmeye usanan bir terzi yosmalığında dilini ısırıyor; acaba canım gerçek bir aşk mı çekti diye hayıflanıyordu. Ne istediğini, seks tanrıçası olduğunu fark ettiği an unutmuştu. Gerçi güzel olduğunu da düşünmüyordu ya. Allah bilir, bu erkekler de ne istediğini bilmiyor diye iç geçiriyordu. Karşı cinse olan ifade eksikliği, içinin eksikleriyle mücadele eden bir boks maçı gibi, hangisinin nakavt olacağını merakla bekleyen izleyici gibi görüyordu kendini. Kendisine bir kahve hazırlayıp, gözlerini kapattı. Sesli düşünmeye çalışırken, kurduğu cümleler, karşı cinsin baskılarında can çekişiyordu. Ayşe ise tam bir Ankara kızıydı. Argolu konuşmaları, hayatla dalga geçen tavırları, işine olan saygısı, erkeklerin sevgilisi olmayı her zaman başarması, Fatma'nın gözünde hep bir artıydı. İşin tuhaf tarafı ikisi de farklı birer kadın karakterini oynamalarına karşın; mavi, gri ve eylül üçgeninde dolanıp duruyorlardı.
-
İnanır mısın Fatma, bugün çok yakışıklı bir çocukla tanıştım. O kadar anlayışlı, kibar ve cömert ki, insanı bulutlarda gezdirmesini, bir kadına düşler kurdurtmasını iyi beceriyor.
-
Aman Ayşe ya, sanki yeni olan bir şey hayatında. Ne bu heyecanın. Gören de liseli tayfa sanacak seni.
-
Öyle deme kız, bu başka. İnan diğer erkeklere benzemiyor. Anlatmakla olmaz ki böyle şeyler, görmen lazım. Baksana, seni cumartesi günü o çocukla tanıştıracağım. Ona göre ayarla kendini.
-
Bu şimdi mi söylenir. Peki, adı ne bu şanslı çocuğun?
-
Yılmaz şekerim.
-
İyi bakalım, cumartesi günü haberleşiriz. Benim çok uykum var Ayşe, yatmam lazım canım.
Fatma aslında uyumak istemiyor; ama bir yandan da para kazanmak zorunda olduğu için, yastığına sarılarak, bedenini yatağına teslim ediyordu. Kendini güzel bulmasa da, fiziği hoş bir bayandı Fatma. 1,70 boylarında, hafif balık etli, gösterişli ve de dikkat çekecek kadar esmerliğe sahipti. Yinede gel gör ki; çok fazla dizi izliyor, bir şu hatunlara bak, bir de bana bak demeyi her seferinde ihmal etmiyordu. Ayşe de kendisini oldum olası beğenmiyordu. Zaten ikisinin anlaştığı en belirgin ortak yanları da buydu. Cumartesi günü çok çabuk gelmişti. Ayşe süslenip, püsleniyor, hatta kişisel bakımını abartacak noktalara ulaştırıyordu. Yılmaz ise, o gün hastaneden izin almış, doktor kıyafetlerini ofisinde bırakıp, doğruca buluşma yerine gitmişti.
-
Merhaba, hoş geldin Yılmaz, tanıştırayım, bu en yakın arkadaşım Fatma, Fatma bu da erkek arkadaşım Yılmaz. Kendisi çok iyi birer cerrahtır.
-
Demek doktorsunuz Yılmaz Bey. Eminim hastalarınız sizden çok memnundur.
-
Öyleler gerçekten Fatma Hanım, tabi bazen iş yoğunluğundan ilgiyi alakayı eksik ettiğimiz zamanlar da oluyor. Malum, bu iş sevgi ve emek ister.
O gün Fatma, görüşme bittikten sonra kalbine söz geçiremiyordu. ' Ayşe'nin dediği kadar varmış ' diyerek beğenisini apaçık belli ediyor, istemese de duygularına gem vuruyordu. Çünkü o Ayşe'nin sevgilisiydi. Gece Ayşe, Fatma'yı aradığında nasıl buldun, dediğim kadar var değil mi? Diyerek dedikodu sınırlarını zorlamayı planlıyor; Fatma ise kısa cümleler kurarak, ha evet evet, hayır, yakışıklıymış, mutlu olursunuz inşallah diyerek pot kırmamaya çalışıyordu. Gün geçtikçe, Ayşe'nin mutluluğunu gözlerinden okuyan Fatma, arkadaşının bu güzel hallerine seviniyor, onu kırmamak için elinden geleni yapıyordu. Bütün bir yıl, yoğunluktan bunalan Fatma ise, şu bir ay çabuk geçse de, yıllık iznimi kullanıp, tatile çıkayım diye düşünüyordu. Yalnızdı. Eve her geldiğinde, aynada çırılçıplak vücuduna bakıyor, Amerika bir daha keşfedilmez tabirini aklına getirerek, güzel olmasam bile, erkekler neden beni istediğini çok iyi anlayabiliyorum diyordu. Ve şeytansı gülümseyişini yüzünden hiç eksik etmiyordu. Uyumadan önce günlüğünü aldı eline. Ve yazmaya başladı.
' Sevgili günlüğüm, biliyorum benden yana muzdaripsin. Çünkü şimdiye kadar güzel bir şey yazdığıma tanık olmadın. Yinede sabrından dolayı sanırım sana teşekkür etmem gerekiyor. Haklıymışsın, daha önce hiç hissetmediğim bir duygu seline kapıldım. Ama nasıl olur diyorum. En yakın arkadaşım o adamla yaşadığı her ne ise o kadar mutlu ki. Kelimelerim, cümlelere, cümlelerim ise kelimelere ağır geliyor. Bu ağırlığın altında ezilmekten korkuyorum. Tanrım yardım etse de, şu çıkmaz sokaklardan kurtulsam diyorum. Otuz dört yaşındayım günlük, biliyorum, evde kaldım. Bu saatten sonrada, hele şu kadınlığımla benimle kimse evlenmek istemez. Ne yazacağımı da bilemiyorum. O kadar karışığım ki. Hayırlısı demekten başka bir şey gelmiyor elimden. Son olarak, sanırım bende Yılmaz'ı seviyorum. Şimdilik bu kadar, iyi geceler... '
Salı günü yıllık iznini almıştı Fatma. Tam bir ay çalışmayacak olmanın huzuru kaplamıştı yine içini. Derin bir oh çekmişti. Ayşe ise, ailesini görmek için ilk uçakla Trabzon'a gitmişti. Ankara'nın boğucu sıcakları, binaların üstüne üstüne gelen havasından sıkılan Fatma da, Alanya'ya tatile gitmek için son hazırlıklarını yapıyordu. Tam bavulunu hazırlarken telefonu çaldı.
-
Efendim
-
Merhaba Fatma Hanım, ben Yılmaz. Ayşe'nin erkek arkadaşı, hatırladınız mı?
-
Hatırladım da, numaramı nereden buldunuz?
-
O beraber buluştuğumuzda Ayşe vermişti numaranızı. Kendisi de Trabzon'a gidince bir arayım dedim.
-
Bu yaptığınız doğru bir davranış değil ama Yılmaz Bey. Fırsattan istifade denir buna.
-
Hayır hayır, yanlış anladınız. Amacım sadece sohbet. Bana güvenin.
-
Peki, öyle olsun. Siz işte misiniz?
-
Hayır, yıllık izine ayrıldım, siz?
-
Benim bugün uçağım var, Alanya'ya tatile gidiyorum.
-
Şaka yapıyor olmalısınız. Benim de bugün uçağım var. Ben de Alanya'ya gidiyorum.
-
Nasıl yani, sizde mi tatil için gidiyorsunuz?
-
Evet :)
-
Hangi uçağa bineceksiniz peki?
-
Akşam yedideki uçağa bineceğim. THY.
-
Hakikatten şaka olmalı bu. Bende aynı uçağa bineceğim.
-
Hiç güleceğim yoktu. Beraber tatil yapmaya ne dersiniz?
-
Bilmem ki. Ayşe'ye söylemezseniz olabilir.
-
Söz veriyorum onun haberi olmayacak.
Aynı uçağa binmişlerdi. Yol boyunca bakışmaları, gizliden kur yapışları, Fatma'yı heveslendiriyor, aynı zamanda derinlerine hapsolmuş tutsaklığı da yavaş yavaş çözülüyordu. Tatillerinin ilk günleri, birbirlerini tanımakla geçiyor, denizin, Güneş'in tadını çıkarıyorlardı. Ayşe her aradığında telaşa kapılıyor, iyiyim merak etme, Alanya çok güzel, keşke sende burada olsaydın diyerek durumu geçiştirmeye çalışıyordu. Tatillerinin ortasına gelindiği günlerden bir gün, odalarına içkili giden Fatma ve Yılmaz, üzerilerinde ki kıyafetleri cesurca çıkartıyor. Yılmaz'ın her dokunuşu ve her öpüşü, kasıklarından, ayak bileklerine kadar bir uyuşukluk, titreme yaratıyordu. Ay çoktan Dolunay olmuştu; fakat cadde kalabalığındaki o hengâme kadar mavi bakabiliyordu gökyüzüne Fatma. Yılmaz içine girdiğinde, kalbinin duracağını hissetti bir an. Zevkin doruğunda, bütün ağırlığını üzerine sürterek boşalmaya çalışan Yılmaz'ın iktidarlığı hoşuna gidiyor; aynı zamanda, Ayşe'ye üzülmekten de alı koyamıyordu kendini.
Tatilin bitmesine üç dört gün kala, Fatma'ya sürpriz yapmak isteyen Ayşe, özel arabasıyla Alanya'ya yola çıkmıştı. Yol boyunca şarkılar söylüyor, kendi kendine kahkahalar atıyor, eğleniyor, ağlıyor. Sanki bir deli gibi hareket ediyordu. Hâlbuki Fatma ona, eski erkek arkadaşı Kerem'in kendisini aldattığında ' Ben Kerem'in böyle bir şey yapacağını biliyordum. Kadınlar hisseder. ' demişti. Acaba Ayşe, en yakın arkadaşının yaptığı bu pisliği, bu ihaneti hissedebiliyor muydu? Bende bilmiyorum; fakat herhangi bir şeyin ( buna içgüdü de diyebiliriz ) onu Alanya'ya götürdüğünden eminim.
Ayşe sonunda Alanya'ya varmıştı. Fatma'nın hangi otele gittiğini tahmin edebiliyordu. Resepsiyoniste, pardon Fatma Eroğlu burada mı kalıyor dediğinde. Bir bakayım efendim, evet on dört numarada kalıyor demişti. On dört numaraya çıktığında kapı kilitliydi. Fatma diye seslendi; ama ortada ne bir cevap ne de bir tepki vardı. Yan odanın boş olduğunu fark etti. Hemen resepsiyon yerine gidip, o odayı tuttu. Sonra biraz uyayım. Nasılsa akşam gelir diye düşünüyordu. Yol yorgunluğuyla yatağa sızıp kalmıştı.
-
Aaa Yılmaz, yapma öyle, ha ha ha.
-
Beni deli ediyorsun Fatma, elimde değil.
-
Çok kötüsün.
-
Sen de öyle.
-
Ha ha ha.
Ayşe seslere uyanmıştı. Yatağından kalktı ve odasının kapısını açar açmaz, gördüklerine inanamadı. Fatma, Ayşe'yi görür görmez, gözleri fal taşı gibi açılmış; Yılmaz ise gözlerini defalarca ovuşturmuştu. Her ikisi de içkinin vermiş olduğu bir çeşit sanrı gördüklerini sanıyorlardı.
-
Yılmaz gördüğümü sende görüyor musun?
-
Evet de, hayal sanırım, boş ver gel biz yatalım hayatım.
-
Ayşe, bütün gücüyle önce Yılmaz'a, sonra da Fatma'ya tokat atmış. Allah ikinizin de belasını versin diyerek, ağlama krizlerine girmişti.
-
Olayın gerçek olduğunu anlayan Fatma ve Yılmaz, hala şoklarını üzerlerinden atamamışlardı.
-
Ne biçim insanlarmışsınız meğer. Hele Fatma sen, en yakın arkadaşım bildim seni. Senelerce birbirimize tek bir yanlışımız olmadı. Neden yaptın bana bunu. Üstelik ilk defa mutlu olmuşken ve ilk defa mutluluğun ne demek olduğunu öğrenmişken.
Sinirini alamayan Ayşe, Fatma'ya bir tokat daha yerleştirmişti. Yere düşen Fatma, zar zor ayağa kalkarak.
-
Eğer kadın olabilseydin, Yılmaz'ı yatakta mutlu ederdin diyebilmişti.
-
Orospu seni Puhhh! Yazıklar olsun. Bir daha ikinizi de görmek istemiyorum diyerek, o hışımla oteli terk etmişti Ayşe.
Ankara'ya döndüğünde, bu koca şehrin ne kadar yalan, ne kadar dolan olduğunu artık çok iyi biliyordu. Önce evinin baş köşesindeki yalnızlıkla yüzleşmiş. Daha sonra sokak gerçeklerinin pazarında satmıştı kendini. Gökyüzü griydi. İnsanlar gelip, geçerken, kollarını açan Ayşe, yaz yağmurunun yağmasını bekliyordu. Onun deli olduğunu düşünen halk, her Ayşe'nin yanından geçtiklerinde, cebindeki bozuk paraları bırakıyor, Allah yardımcısı olsun, hayat çok zor diyerek de, kendi aralarında fısıldaşıyorlardı. Yaz yağmuru sonunda yağmış ve yaz yağmuru kendini sağanak yağmura bırakmıştı. Sokakta yalnız kalan ve sırılsıklam ıslanan Ayşe ise, bedenindeki bu ıslaklığı fark etmiyor; asıl yüreğinin ıslandığını düşünerek şimdiden gelecek olan eylüle küfürler yağdırıyordu...