Osman
Dieser Beitrag wurde am 27.04.2015 als Auswahl des Tages hervorgehoben.
Hazımsanamayacak kadar katışıksız bir günün gerginliği vurmuştu yüzüme. Yüzümde eski enkazlardan kalma bir burukluk... Aslında her zaman bir yerlerimden akan akıntıları dışa vurma güdüm olmadı. Neresinden başlayacağımı konuşmaların veya hangi bir yerinden gülümsememi çarpıtmayı beceremedim. Oldum olası içime kapanan bir adamdım. Sanırım yazma hevesim de buradan geliyor. Fakat yazma deyince aklınıza, ilişkiler, öpüşler hatta çılgınca sevişmeler gelmesin. Benim hiç öyle elle tutulur bir kadınım olmadı. Daha doğrusu kadınlardan hep kaçtım. Çünkü özümde bırak seks ifadesini, pornografik resimlere bile bakamayan bir mizacım vardı. İşin daha çok uysal, sevimli yanlarıyla ilgilendim hep. Bana kalırsa bir şehir oldum olası kadındır zaten. Mevsimlerin o geçişli dönemlerinde, yenik düşen bünyemiz, ardından içilen ada çayları ve kendi kendine delirmiş gibi konuşmak, konuşmak, konuşmak... Annem, Osmaaannnnn diye inlemesiyle irkilip, o an ne yaptığımı anlamaya çalışarak doğrulmuş ve ne oldu yine anne demem bir olmuştu.
-
Yavrum yine dalmışsın.
-
Aman anne ya, her zaman ki halim. Bilmiyormuş gibi konuşmaların beni çıldırtıyor.
-
Oğlum, bir hafta sonra on sekizine gireceksin. Biraz uyan da şu uykundan, hayatını yaşa. Elin iş tutsun.
Annemin her gün aynı saatte beni dürtmesine alışmıştım artık. Derdi neydi bu kadının, bilmiyordum. Yahu bende diğer abilerim gibi orada burada çalışmak zorunda değildim ki. Hem daha çocuk sayılırdım. Ne işiymiş bu böyle demeden alamazdım kendimi. Her gün aynı kabusla uğraşmaktan sıkılmıştım. Ya ben onlardan gitmeliydim, ya da onlar benden. Yazar olmak istemem bir suçmuş veya ahlak dışı bir şeymiş gibi algılanılması hiç ama hiç hoşuma gitmiyordu. Bir gün okuduğum kitaplardaki adamları fırlatıp önlerine; al işte bak, bunlar nasıl yazar oluyor. Ne kadar para kazanıyorlar haberiniz var mı demek geliyordu içimden. Yine aynı günlerden biriydi. Pazartesileri hiç sevmem ya, hadi hayırlısı diyerek attım kendimi İzmir'in o yosma sokaklarına. İnsanların bakışları, güvercinlerin şeytansı duruşları, simitçilerin o yiyecekmiş gibi halleri bana cinnet geçirmeye yeterdi. O gün tüm sinirim üzerimdeydi sanırım. Birden büyük bir kalabalığın önünde buldum kendimi. Nedir, ne değildir diye bakınırken, gördüğüm şeye inanamamıştım. Oydu. Büyük yazar, kahraman, çok paralar kazanan adam oturuyordu karşımda. O kadar çekingendim ki; kalabalık dağılana kadar izledim o dev adamı. Sonra ilk fırsatını bulduğum anda yanına gidip. Bayım, siz şu çok çok büyük yazar olmalısınız dedim. O kadar şevkatli ve sıcak gülmüştü ki, bir anda okuldaki aşık olduğum kız Ceylan geldi gözümün önüne. Bende güldüm tabi. Evet delikanlı dedi, ben o bahsettiğin şekilde çok çok büyük bir yazarım. Ama dedim, biliyor musun, bende yazıyorum. İleride senin gibi dev bir yazar olacağım. Öyle mi, bak bu çok iyi işte. Bende şimdi yanımda götüreceğim genç bir yazar arıyordum zaten. Gel benimle dedi. Ne diyeceğimi bilememiştim. Mahçup mahçup yanında yürürken, birden elimi tuttu ve avucumu açtı. Bak dedi bu parayı sana veriyorum. İlerde büyük bir yazar olursan ilk kazandığım para bu kadardı dersin dedi. Sonra beni bir masaya oturttu. Bir sürü boş kağıt ve kalem koydu önüme. Hadi dedi yazmaya başla. Başımdan soğuk soğuk terler akıyordu. Bu adam ne yapmaya çalışıyor diye düşündüm bir an. Yoksa bu büyük yazar da annemin bir tanıdığı mıydı? Durmadan yazıyordum. Sanırım en son dayanamayıp uyumuşum. Uyandığımda, kağıda yazılan onlarca yazı dışında bir şey görememiştim. O çok büyük yazar da yoktu. Nereye gitmişti acaba? Yoksa benimle dalga mı geçmişti? Tüm bunları düşünürken, birden içeri biri girdi. Evet delikanlı, uyandıysan yine yazmaya başla dedi. O kadar sinirlenmiştim ki ayağa kalkıp; bayım, siz kendinizi ne sanıyorsunuz? Ben sizin gibi büyük bir şey değilim belki; ama bir hafta sonra on sekizime gireceğim dedim. Yazarlığı bu kadar kolay bırakacağını düşünmemiştim dedi. Sonra peki madem, kendine başka bir iş bulursun. Ne de olsa genç bir adamsın diye de eklemişti. Nasıl yani diye saçma bir şey çıkmıştı ağzımdan. E sen yazar olmak istemiyor muydun dedi. Bende yazdıklarını kitaba dönüştürüp basılmasını sağlayacaktım dedi.
İşte sevgili dostlarım, yazarlığa bende böylece ilk adımımı atmıştım. O zamanları anlatırken, aslında yılların ne kadar da çabuk geçtiğini fark ediyor insan. Gençlik denen şey bir ilizyon gibi. Bir okuz, bir pokuz. Hepsi o kadar işte. Şimdi düşünüyorum da, sinir bozan annemin, sıkıcı abilerimin, o lise aşkım Ceylan'ın, hatta benimle dalga geçtiğini düşündüğüm o büyük adamın yanımda olmasını çok isterdim. Demek ki en uzaklaşmak istediğin insanlar, en çok özlenen oluyormuş. Üniversitede verdiğim bu konferanstan sonra, kendimi çok huzurlu hissediyordum. Osman olmanın, Osman gibi yaşamanın ve Osman gibi konuşmanın ne demek olduğunu öğrenmiştim artık. İyi ki de Osman'dım. Bir Ahmet değildim veya bir Burak... Ben Osman'dım. Ben Osman'dım. Ben Osman'dım.... Belki de içimden yüzlerce kez tekrar etmiştim bu kısa cümleyi. Hayatımda hiç sevgilim olmamıştı; ama o gün kendimle flört edebilmiştim. Kendime şarkılar söylüyor, şiirler okuyorve o yazdığım kitabımın kapağında duran beni öpüyordum. Kim bilebilirdi ki; bu kadar yazarlığa heveslenen bir adam olarak, hayatımda sadece tek bir kitap yazacağım Ve adını da Osman koyacağım. O zamanlar aklımın ucundan geçmezdi elbette. Sonra bütün hayatım film şeridi gibi ömünden geçti. Düşündüm ki; insan hep kendi olmalı ve kendisi olmaktan korkmamalı.
Osman o gün hayatında hiç yapmadığı bir şey yapmıştı. Herhangi bir bakkalın içine girip, bir paket sigara almış ve içinden bir tane çıkarıp yakmıştı. Yine günlerden pazartesiydi. Belki de hayatının en mutlu anıydı. Oysa pazartesileri hiç sevmemiş; ama o pazartesiler hep Osman'a iyi gelmişti. Bir vefa borcu ödüyor olabilirdi. Osman değişiyordu, büyüyordu, olgunlaşıyordu. Çok büyük bir yazar olamasa da; büyük bir adamdı artık o. Yatmaya hazırlanırken, sadece kendisini, kitabındaki o yakışıklı adamı öpmemişti. Tüm pazartesileri de öperek uyumuştu...