Bizi Bir Damla Suya Muhtaç Bırakan Çevre ve Doğa Katliamı
İnsanoğlu, var olduğu günden bu yana doğanın sunduğu cömert nimetlerle beslendi, büyüdü ve medeniyetler kurdu. Ancak ne zaman ki toprağın, havanın ve en önemlisi hayatın kaynağı olan suyun sonsuz olduğunu sandı, işte o zaman kendi sonunu hazırlayan büyük bir felaketin kapısını araladı. Bugün kâr hırsıyla gözü dönmüş dev sanayi tesisleri, dünyayı kendi mülkü sayan büyük devletlerin bacalarından yükselen zehirli kimyasallar ve nehirlerimize fütursuzca dökülen sanayi atıkları yüzünden nefesimiz de suyumuz da tükeniyor. İlerleme ve modernleşme adı altında doğaya açılan bu küresel savaş, ne yazık ki insanlığın kendi geleceğine indirdiği en ağır darbe haline geldi. Bizi bir damla suya ve bir zerre temiz nefese muhtaç bırakan şey, doğanın cimriliği değil; dev güçlerin ve insanoğlunun bitmek bilmeyen doymak bilmez hırsıdır.
Su ve hava; hayatın ilk adımı, toprağın damarı, canlılığın yegâne teminatıdır. Oysa sanayileşmiş büyük devletler, üretim çarkları daha hızlı dönsün diye atmosfere saldıkları ağır kimyasallarla gökyüzünün dengesini bozdu. Gaz bulutlarıyla kaplanan atmosfer, iklimleri altüst etti; yağmuru bereketiyle değil, asit olup toprağı ve suyu yakacak hale getirdi. Fabrikaların ve tesislerin kontrolsüzce akarsulara bıraktığı ağır metal ve kimyasal atıklar, bir zamanlar gürül gürül akan pınarları zehirli balçıklara dönüştürdü. Vahşi sulamayla kurutulan yeraltı su kaynakları ve betonlaşma sevdasıyla yok edilen su havzaları da bu katliama eklenince, doğa adeta kendi kendini koruyamaz hale geldi. Kendi ellerimizle kirlettiğimiz her akarsu ve atmosfere salınan her zehirli gaz, gelecekte çocuklarımızın içecek bir yudum temiz su, soluyacak bir zerre temiz hava bulamayacağı karamsar bir dünyanın temellerini attı.
Son Pınar Kurumadan, Son Nefes Tükenmeden
Bu çevre felaketinin arkasında yatan en temel sebep, dünyadaki büyük güçlerin ve sanayi devlerinin doğayı bir yaşam alanı değil, sınırsızca sömürülmesi gereken bir ham madde deposu olarak görmesidir. Kendi ekonomik çıkarları uğruna küresel iklim anlaşmalarını görmezden gelen, bacalarına filtre takmaktan imtina eden ve kimyasal atıklarını yoksul coğrafyaların sularına boca eden bu bencil anlayış, toprağın ve suyun da bir hakkı olduğunu unuttu. Oysa doğa sınır tanımaz; bir ülkede atmosfere salınan zehirli kimyasal, kilometrelerce ötedeki bir tarlayı kurutur, bir derenin suyunu zehirler. Kuraklık, aşırı sıcaklar, mevsimlerin şaşması ve kıtlık; doğanın bize gönderdiği ve artık geri dönüşü olmayan son uyarı çığlıklarıdır.
Su krizinin ve çevre katliamının ulaştığı bu ürkütücü boyut, meseleyi sadece yerel bir çevre sorunu olmaktan çıkarıp uluslararası bir vicdan ve insanlık imtihanı haline getirmiştir. Büyük devletlerin ve dev sanayi kuruluşlarının sorumluluk almadığı, bireylerin de bu israfa ve kirliliğe göz yumduğu bir dünyada felaket kaçınılmazdır. Ağacın dalını kıran, fabrikanın zehrini dereye akıtan, gökyüzünü kimyasalla dolduran zihniyetle mücadele etmek; suyumuzu, toprağımızı ve nefesimizi savunmak demektir. Bir damla suyun ve temiz bir nefesin kıymetini anlamak için her şeyin yok olmasını beklemek, insanlık adına en büyük gaflettir.
Eğer bu gidişata dur diyeceksek, küresel ölçekte sanayi atıklarına ve kimyasal kirliliğe karşı sert tedbirler alınmalı, bireysel hayatlarımızda da su bilincini ve çevre ahlakını baş tacı etmeliyiz. Toprağa yeniden sadakatle sarılmak, akarsularımızı gözümüz gibi korumak ve gökyüzünün maviliğine sahip çıkmak zorundayız. Unutmayalım ki ne dev sanayilerin ürettiği servet ne de teknolojinin ihtişamı, kuruyan bir pınara su, zehirlenen bir ciğere nefes olabilir. Henüz vakit varken toprağa, havaya ve suya olan borcumuzu ödemek, geleceğimize sahip çıkmak en temel insanlık ödevimizdir.