Issızlığın Kökenine Yürüyen Şair ve Yazar Metin Akdeniz- 2
1
DÜNYA DİLLERİNİN DOĞUŞU VE KÖKENİ:
Wilhelm Humboldt bir sözünde "Dil, insanın evrenle kurduğu ilk bağdır; o olmadan ne geçmiş ne de gelecek var olabilirdi." Der. Dil bilimci Derek Bickerton'un, dilin evrimini konu alan Adam’s Tongue, (Âdem’in Dili) adlı eserinde, insan dilinin evrimini ve nasıl ortaya çıktığını inceler. Ona göre dil, evrimin tabii bir sonucu olarak doğmuştur. Doğada rüzgâr, su ve hayvan seslerinin taklit edilmesi ile korku, acı veya sevinç anında çıkarılan refleks seslerin ortaya çıktığını; Türk Dil Bilimci Ahmet Bican Ercilasun, sesin yansımalar ve bunların tekrarından ve doğrudan taklitlerle “bölünmez ses kümeleri” meydana getirdiğini böylece sesin ağızda tekrarlarla dil ve dudakta şekillenerek simgesel harflerin ortaya çıkmasını sağladığını ifade etmektedir. Günümüzde bu, ‘fonetik’in alanını oluşturmaktadır.
Tabii bu edimsel davranışların bir kısmı bireyin estetik anlayışı içinde ilk çağlardan itibaren mağaralarda resimler çizme, taşlara kabartmalar işleme şeklinde görülmüş, süreç içinde ilerleyerek harf ve sembollere dönüşerek çeşitli kil tabletler, parşömen ve papirüslerde kalıcı hale dönüşmüştür. Dil aynı veya farklı zaman dilimlerinde farklı coğrafyalarda farklı anlam ve işlevle farklı harf ve sembollerle oluşabilmiştir. Ayrı diller birbirleriyle kaynaşabilir ya da karışabilir. Her dilde değişkenliğe rastlanır ve sürekli olarak yeni sözcükler ortaya çıkabilir.
Son yıllardaki araştırmalarda, insanın evrimi gibi dilin de tabii seçilim yoluyla ortaya çıktığı düşüncesi ağırlık kazanmıştır. Dil, zamanla kazandığı yapısal özelliklerle heterojenlik gösterebilmiştir.
Elbette dil denince bir iletişim biçimi olarak akla tikel/tek bir anlam gelmemelidir. Bir yerleşim yerinde, küçük bir toplumda bile birden fazla konuşulan dil veya iletişim biçimi akla gelebilir.
İnsanın biyolojik ve sosyal evrim süreciyle başlayan dil, toplum dediğimiz insan gruplarını ortak bir payda etrafında bir araya getirir ve duygu birliği sağlar.
Bu anlamda dil bu temel özelliği ile toplum ve millet çalışmalarının en büyük koruyucusu, yaratıcısı ve geliştiricisidir. İnsanlığın temel taşı olan dil, bir milletin tarihi, coğrafyası, değer ölçüleri, folkloru, müziği, yazılı ve sözlü edebiyatı, ilmi, dünya görüşü ve millet olmayı gerçekleştiren her türlü ortak değerlerle sembolleşerek özünü saklamış ve bir duygu birliği sağlamıştır. Sağlanan bu duygu birliği ortak bir kültür kavramını meydana getirmiştir. Dil kültürden parçalar taşır ve bu parçalar sesle, sembollerle aktarır. Bu bağlamda dil ve kültür arasında doğal bir ilişki ve iletişim vardır.
Eski çağlardan itibaren insanların birlikte yaşama zorunluluğu içinde en önemli iletişim aracı olan dil ile oluşan kültür formu, zamanla ritüellere dönüşmüştür. Tanrılara adaklar-kurbanlar adamak, ölenlere merasimler düzenlemek, ağıtlar yakmak; ortak sevinç ve mutlu gün ve düğünlerde oyunlar oynamak, müzikler icra etmek, şarkılar söylemek gibi kolektif davranışlar her toplumda bir etkileşim aracı olarak ilerleyip nesilden nesile aktarılarak devam etmiştir.
2
DÜNYA EDEBİYATI DOĞUŞU TARİHİ SÜRECİ, MODERN BATI EDEBİYATI:
Tarihi kaynakları incelediğimizde ilk yazılı eserler: M.Ö. 3200'lü yıllarda Güney Mezopotamya’da (Sümerler) Uruk şehrinde görülmüştür. Antik Sümer şehri Kiş'te bulunan ‘Kiş Tableti’ (MÖ 3500 civarı) piktografik işaretlerle oluşturulmuş, insanlığın bilinen en eski yazılı belgesi olarak kabul edilir. Henüz edebi bir anlatı içermese de bu, yazınsal tarihin temelini oluşturur.
Sümerlere ait olan Gılgamış Destanı, dünya edebiyatının bilinen en eski yazılı edebi eseridir. Tarihte bilinen ilk yazar ve şairlerden biri, Akad Kralı Sargon’un kızı ve Ur’un baş rahibesi Enheduanna’dır.
İlk edebi türlerden biri olan Naru Edebiyatı’nda, ünlü bir kralın veya tarihsel bir figürün başından geçmiş otobiyografik özellik taşıyan olayları kurgusal veya abartılı olarak anlatarak dersler verir.
Mezopotamya'da doğan yazı kültürü, Mısır üzerinden gelişerek Fenikelilerin deniz ticareti sayesinde Antik Yunan coğrafyasına taşınmıştır. Antik Yunan'da Homeros’un epik şiirin zirvesi İlyeda ve Odysseia destanları batı edebiyat geleneğinin temel taşlarını döşerken, tiyatro (drama), trajedi, komedi ve ezop türünün ilk örnekleri burada görülür. Bu kültür daha sonra Roma İmparatorluğu tarafından devralınmıştır. Eş zamanlı olarak Çin, Hindistan ve Mezoamerika gibi bölgelerde yazı ve edebi anlatılar birbirlerinden bağımsız olarak doğmuş ve kendi klasik edebiyat geleneklerini yaratmıştır.
İlkçağ edebiyatı, temel özellik olarak mitlerin ve dinî motiflerin ağırlıklı olması ile birlikte anonimlikten bireyselliğe geçişler ile didaktik özellik kazandığını söyleyebiliriz.
Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden Rönesans'ın başlangıcına kadar olan ortaçağ dönemi dünya edebiyatı, dil ayrımı (Latince) olan, büyük oranda dini ve dogmatik etkinin olduğu, feodalite ve şövalyelik kültürü etrafında şekillenmiştir. Bu dönemde anonim hikâyeler oldukça fazla olmakla birlikte bu dönemin edebiyatı büyük oranda din (Hristiyanlık/İslam), feodalite (derebeylik) ve şövalyelik kültürü etrafında şekillenmiştir. Sembolist ve gerçek dünyadaki kavramları (günah, sevap, ölüm, erdem) somutlaştırmak için yoğun alegorik anlatım kullanılmıştır. Roland Destanı, Beowulf Nibelungen, Cid Destanı gibi epik kahramanlık destanları, Kral Arthur ve Şövalyeleri gibi şövalye romanları ve efsaneleri yaygındır. Dante Alighieri – ‘İlahi Komedya’, ‘Canterbury Hikâyeleri’ ortaçağı kapatan Geç Ortaçağ Dönemi büyük başyapıtlardır. Japon edebiyatından Murasaki Şikibu’nun 11. yüzyılın başlarında yazdığı ‘Genji’nin Hikâyesi’ dünyanın ilk romanı kabul edilir. Batı Edebiyatında ise Cervantes’in Don Kişot'u modern romanın öncüsü sayılır.
Ortaçağ sonrası Batı Edebiyatı, Rönesans ve çeşitli etkilerle, din merkezli dünya görüşünün yerini insan merkezli (hümanizm) anlayış almıştır. Matbaanın icadı ve yaygınlaşmasıyla, çeviri faaliyetlerinin artması ve coğrafi keşiflerin dünyayı küçültmesiyle yeni bir döneme girilmiştir. Bu dönemde Goethe, ulusal sınırların dar kalıplarından sıyrılıp tüm insanlığın ortak mülkü olan evrensel bir edebiyat çağına girildiğini müjdelemiş ve modern anlamda "Dünya Edebiyatı" disiplininin doğuşunu başlatmıştır. Bu dönemde Cervantes ‘Don Kişot - ilk modern roman’, Shakespeare ‘Hamlet, Romeo ve Juliet’, Montaigne ‘Denemeler’, Molière ‘Cimri’ örnek verilebilir.
17 ve 18. Yüzyıllarda, akıl, mantık, sağduyu ve Antik Yunan kuralları ön plana çıktı. İnsan hakları, özgürlük ve bilimsel düşünce edebiyatın ana teması oldu. Bu dönemde, sanat ve edebiyatta çeşitli akımlar, örneğin Romantizm, Klasisizmin aşırı kuralcılığına tepki olarak doğdu. Duygular, hayaller, doğa ve bireysel özgürlük kutsandı. Örnekler arasında; Victor Hugo ‘Sefiller’, Goethe ‘Faust’u, Lord Byron, Puşkin yer alır.
3
DOĞU EDEBİYATI:
Avrupa "Karanlık Çağ"ı yaşadığı dönemlerde ise Doğu dünyası bilim, felsefe ve edebiyatta altın çağını yaşıyordu. Doğu edebiyatı, Avrupa’daki klasik orta çağ anlayışından farklı olarak erken dönemlerden itibaren insana, bilime ve felsefeye odaklanan güçlü bir edebi rönesans karakteri barındırır. Farklı dinlerden ve kültürlerden (Müslüman, Süryani, Sabii, Hristiyan, Yahudi) yazarların ortak bir kültürel havzada buluşması Doğu Edebiyatına çok sesli bir yapı kazandırmıştır. Fars ve tasavvuf etkisi estetiğin, ilahi aşkın doruk noktasına ulaştığı Doğu dünyasını şekillendiren bir gelenektir.
Farsçanın edebiyattaki mutlak hâkimiyeti nedeniyle, bu anlayışla yazılan eserlerde (Türk edebiyatındaki Divan edebiyatı da dâhil) yoğun bir Farsça kelime, tamlama ve imge zenginliği görülür. Şairler, tasavvufi sırları doğrudan söylemek yerine kalıplaşmış mecazlar (mazmunlar) kullanır. Gül ve bülbül (Allah ve derviş), mum ve pervane (ilahi ışık ve onun etrafında canını feda eden aşık) sembolist ve mazmun biçim en bilinen örneklerdir. Şiirlerde musikiyi ve ritmi en üst düzeye çıkaran aruz ölçüsü tercih edilmiştir. Duygular gazellerle haykırılırken; tasavvufi, ahlaki ve felsefi öğretiler mesnevi (hikâye) formunda destanlaştırılmıştır.
Anonim bir halk hikâyesi olan ‘Binbir Gece Masalları’, İran edebiyatının en büyük epik destanı Firdevsî ‘Şehname’, ‘Kelile ve Dimne’, Dünya edebiyatını ve İslam minyatür sanatını derinlemesine etkileyen felsefi hikâye geleneğinin temel taşıdır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ‘Mesnevi’, Yunus Emre, Ömer Hayyam, Feridüddin Attar, Hâfız-ı Şîrâzî, Sâdî-i Şîrâzî, Şeyhi, Hoca Dehhani gibi isimler bu dönemde insan sevgisini ve ilahi aşkı işleyen kalıcı eserler ürettiler. Klasik Dönem diye adlandırılan (15-18 Yy arası) dönemde Fuzûlî, Bâkî, Nedim, Şeyh Gâlib ile şiirde derin tasavvufi anlamlar ve ağır süslü bir dil kullanıldı. Saray edebiyatı bu dönemde muazzam bir estetik seviyeye ulaşmıştır.
(devam edecek)