Dil Yarası
'Tüfek icat oldu mertlik bozuldu'Aslında tüfeğin icadıyla başlamaz mertliğin bozulması. Bu tarihi gerçeğe ışık tutacağız ancak şöyle biraz geçmişi hatırlayalım.
Mağara adı verilen evlerinde kabileler halinde yaşardı insanoğlu. Evin reisi avcılık ve toplayıcılıkla meşgul olurdu. Akşam eve döndüğünde (ki dönebilirse eğer) avını getirir paylaşırdı aile bireyleriyle. Avcılıktı ya temel geçim kaynağı ortalama insan ömrü de 25-30 yıldı. Tabii tam da bu noktada insanın aklına takılmıyor değil: 'Acaba ava giden avlanır ata sözü böyle mi ortaya çıktı'. Neyse dönelim konumuza eve gelen ganimet paylaşılınca akşamları eğlenceli bir hale getirmek gerekiyordu haliyle. Ne yapmalıydı, en doğrusu mağaralara 'öküz' resimleri çizmekti. Düşünsenize yazılı bir dil yok, resim var. Dolayısıyla bir kişiye hakaret etmenin yolu hakareti sembolize ettiğiniz şekli çizmek. O yüzden sanırım o çağın insanları daha kibardı. Ellerinde 'dil' adı verilen etkili bir silah yoktu.
Önce sözlü iletişim bulundu ardından Sümerler yazıyı buldu. Artık 'kulaktan kulağa' oynama devri bitmişti. İşte tam bu noktada döndü tarih. Tüfeğin icat edilmesi beklenmedi mertliğin bozulması için öyle ya iki şeyin geri dönüşü yoktu: 'Ağızdan çıkan sözün, bir de yaydan çıkan okun.' Ne söyleyeceksen söylemeliydin. Önemli olanın karşıdakinin ne dinlediği, ne anladığı, ne hissettiği değildi. Önemli olan insanın söyleyebildiği kadar söz söylemesiydi.
Düşünsenize insanlar bir 'dil'i konuşmaya başladıktan sonra 'tekzip metni' diye bir kavram ortaya çıktı. Yoksa mağara duvarlarına 'öküz' resmi çizilen dönemlerde böyle bir şeyin olması mümkün müydü? Yani insanoğlu her şeyi kötüye kullanma hastalığını dile de bulaştırdı. Bakın bizim toplumumuzda da öyledir ; yeni konuşmaya başlayan çocuklara önce küfür öğretilir. Tertemiz yüreklerin ilk sözcüklerinin belden aşağı olmasını ister, sonrada nesillerimizin beyni ile bel altı bölgesinin yer değiştirmesinden şikayet ederiz. En sinirlendiğimiz anlarda bellidir o meşhur cümle: 'Şimdi ağzımı bozacağım.' Sanki ağzını bozmadan sinirlenemez insan.
Aslında insanoğlu sözlü bir dil kullanmaya başladığında iki kavram daha keskin girdi kelime haznesine biri 'yalan söylemek' biri de 'kötü söz'.Düşünsenize gün içinde kaç kötü sözle kirletiyoruz dillerimizi, oysa kullandığımız kaç güzel kelime var. Nasıl da seri yalan söyleyebiliyoruz. Bir de buna kılıf uydurarak: 'Beyaz yalan', 'pembe yalan', 'mor yalan' falan filan... Dilimizin söylediklerini kulağımızın duymaması yaşam tarzımız olmuş adeta ve bunun üzerine ne demiş Orhan Gencebay o meşhur şarkısnda, 'Dil Yarası,dil yarası en acı yara imiş' . Öyleyse siz karar verin dil yarası en acı yara ise gerçekten tüfek icat olduğunda mı bozulmuştur mertlik?
Hakaret etmeye o kadar alıştırdık ki kendimizi hakaret duyacağımızı hiç aklımıza getirmedik. Özellikle bazılarımız çok kolay yaptı bunu. Bir insana çok kolay söyleyebildiler; 'hırsız','yalancı','dürüst değilsin' diye. Oysa burada iki soru takıldı zihnimize: 1.Bir insana bunları söylemek cidden bu kadar kolay mıydı? 2. Bu kelimeleri söylerken siz hangi kurumsunuz, hırsızlık ve yalancılık konusunda bilir kişi misiniz?
Bunca eleştirdiğimiz insanoğlunun hiç doğru yaptığı bir şey yok muydu? Elbette ki vardı, bir kısmı sessiz kalabilmeyi başarıyordu. Çünkü öyle yetiştirilmişlerdi özellikle de Anadolu kültüründe. Çünkü Anadolu insanı bilir ki 'Söz ağızdan çıkar'. O yüzdendir sessiz kalması en ağır suçlamalarla karşı karşıya kaldığında da. Ne yapalım adet yerini bulsun. Bir atasözü yazımıza son noktayı koysun:'Söz var iş bitirir, söz var baş yitirir'