Diyarbakır'lı Nine
Misafirimiz Diyar bakırdan gelmiş yaşlı kimsesiz pamuk bir fakir ninemizdi. Annemle biz adını bilmediğimiz bu yaşlı kimsesiz kadının adını geldiği şehirle özdeşleştirdik. Diyarbakır’lı ninemin hikâyesi de hayli acıklıydı. Bu ninemiz Diyarbakır’da gençliğinde biriyle evlenip yerleşmiş Dicle’nin kıyısında kurulu Mezopotamya’nın en güzel şehrine. Ne yazık ki kader fazladan birkaç iyi rahat günü çok görmüş olacak ki, gençliğin en güzel çağında eşini ondan geri almış. Genç yaşında eşi ölünce fakirlik, yalnızlık ve çaresizlik onu bizim komşumuza kadar getirerek sığınmaya muhtaç etmişti. Çaresizce üç beş parça eşyasını tek bir eski tarihi tahta sandığına tıkayıp birinin yardımıyla otobüse bindirilip buraya yukarı şehir Harput’a gönderilmiş. Sizin anlayacağınız gidecek yeri olmadığı için sığıntı olmuş. Can ciğer olduğumuz güzel dostluk kurduğumuz aileye akşam gezmesi oturmaya gitmiştik. İşte kader bizi nineyle geldiğinin ikinci akşamı tanıştırdı. Nur yüzlü güzel pamuk ve kırışık derili elleriyle ve yıllara meydan okuyan cılız bedeniyle asırlık Osmanlı kadınıydı gül yüzlü ninemiz. Ev sahibiyse huyunu suyunu davranışlarını bilmediği bu yabancıdan kendince haklı olarak gitmesini isteyecekti. Kısaca sabahla beraber kapıya koyacağını söyleyip koydu son noktayı iyi bildiğimiz komşumuz. O akşam geç saatlere kadar komşuda oturduğumuzu ve gecenin sonunda da nineyi alıp kendi evimize getirdiğimizi iyi hatırlıyorum. Zavallının sadece bir eski tahta tarihi el yapımı sandığı ve içinde değer verdiği birkaç hatırası vardı. Onu da sabah olunca ya babam gidip alacaktı ya da akrabaları bir şekilde bize gönderecekti. O soğuk kış gecesinde ben ve kardeşim sevinçli annem ise merhametinden dolayı mutlu ama buruktu. Yol boyunca evimize kardeşimle kahkaha ve şakalaşmalarla çok neşeli mutlu geldik. Büyüklerimizden muhtaç olana her daim el uzatılması nasihati duymanın dürtüsüyle ailece hep bir büyüğün bizimle olmasını severek istemişizdir. Ki bu hala da böyle devam ediyor. Hep gittiğim yerlerde bana mutlaka iyi kötü günler görmüş zorluklar yaşamış kişiler rastlamıştır. Kendi yaşamımda bu yaşlılardan manevi destek alıp hayatta emin adımlar atmışımdır. Neyse konumuza dönecek olursak ertesi günün sabahını yoksul evimizde yabancı birinin varlığıyla fakir ama neşe içinde karşıladık. Nine bizden evvel uyanmış sabah namazını kılmıştı. Kalın tahtadan yapılmış açık alanda bahçelerde oturulan kerevit, bank versiyonu makata bağdaş kurup oturmuştu. Elinde tütün tabakasını açmış sigara sarıyordu. Yanında kendi gibi tarihi muhtar çakmağı, tütün tabakası ve bakırdan yapılı göz nuruyla işlenmiş minik avuç içi kadar bir kül tablası vardı. Ben sevinç ve merakla yanına gidip ne yaptığına bakıyordum. Çünkü kadınlar gördüğüm kadarıyla sigara içmezlerdi. Bu kurala yaşlılığı sebep sayamazdım. Yani çocukta olsam çevremdeki büyüklerimden böyle görmüştüm. Tabakasından kanı çekilmiş kuru, titrek parmak uçlarıyla aldığı bir çimdik tütünü baş ve işaret parmakları arasına sıkıştırdığı ince beyaz kâğıda usulca serip bıraktı. Sonrada tabakasını kapayıp sol tarafına bıraktı. İki elin parmak uçlarıyla tekrardan içinde serili tütün bulunan sigara kâğıdını oval şekilde bir kaç kez yuvarlayıp ileri geri hafif yumuşak parmak hareketleriyle silindir haline getirdi. Ardından sigara kâğıdının dışta kalan ucunu diliyle hafif ıslatıp birbirine yapıştırdı. Sonrada hazır olan sigaranın bir ucundaki fazla kâğıt parçasını içe doğru kıvırıp o susuzluktan kavruk, kurumuş, çatlak ve nikotinden sararmış toprak renkli dudak aralarına ürkekçe
Düşünceli ve hareketleri bir filmin ağır çekimi gibi çok yavaşçaydı. Başını hafif yan yatırıp sağa eğimle ileriye çakmağa doğru bir bakış fırlatıp telepatikçe ‘neredesin’ demekti bu. Çakmaksa bu sadık efendisinin isteğiyle irkilip ateşiyle sigarayı yakmaya amade bir edayla kendisini çoktan hazırlamıştı. Kendini o narin şefkat dolu ellerde alevinden çok daha sıcak ve güvende hissediyordu çakmak. Diyarbakırlı ninem son bir gayretle kolunu ok gibi bir fırlatışla uzanıp çakmağı aldı. Sağ elindeki muhtar çakmağını sigaraya yakın tutup bin bir emek verip yaptığı eserini acımadan tutuşturdu. Sigaranın katlı kâğıt ucu alevi görünce hemen sevgilisine kavuşmuş gibi arsızca sarıp sarmaladı. Ninem sonrada elindeki çakmağı sigara tabakasının üzerine bıraktı. Ağırdan ağıra ve yarına acelesi olmamışçasına kendini yıllarını gençliğini yakar gibi, sarma tütünden yapılı kaçak sigarasından upuzun derin nefesler çekiyordu. Konuşurken gırtlağından çıkan sesi sert asabi keskindi. Bana hep “akıllı olmazsan seni tumanıma koyarım” dediği halde bu tatlı ihtiyardan hiç bir zaman korkmadım. Tuman dediğimiz ise kadınların rahat hareket etmesi için giydikleri yöresel şalvardır. Genelde yaramaz çocukları sakinleştirmek için kadınların aralarında biz çocuklara uslu durmazsan seni tumanıma, kara donuma (şalvar) koyarım diye korkuttukları bir cümleden ibaretti. Bu söz kardeşimde şok etkisi yapmış hep korkmuştur. İşte yaşlı kadının bize gelişi böyle oldu. O bizimle belki bir kaç yılını rahat yaşadı, belki de sevgiyi geç bulup erken kaybetmesiyle öksüz kaldı. Bir gün Diyarbakırlı ninemiz öğlen namazını kılarken annem de ona hevesle gördüğü kadarıyla abdest almış ve yanında seccade serip namaza durmuştu. Oysa Alevi mezhepli olduğumuzdan geleneğimizde namaz kılmak yoktu. Büyüklerimizden öyle görüp öğrenmiş öyle de öğretiyorduk. Annemde ne namaz nede dua bilmediği için nenenin hareketlerini uygulayıp kendince içinden dua etmişti. Önce nine sonrada beraberinde annem namazını bitirdiler. Diyarbakırlı nine daha dudaklarındaki duanın sıcaklığı geçmeden, feryat figan etmeye, anneme kızmaya başladı.
-Diyarbakırlı Nene: Ana vıyy başıma gelen vah vah noli ha? Aaa gızım sen Allahtan gorh mi misin? Nedisin?
Senin yaptığın dorğu bi şe deel heç deel. Allah yoluna sevabına namaz gılim niye benle dalğa geçisin? Günah ha ataşta yanisin ha. Bi daa ele etmiyesin gızım.
-Annem: Nolmuş ki ben bilmim içimden geli gılmağ istedim. Nası dua edili bilmim, saan bahtım elım yuzum yudum. Nolmuş kine Yanunda ayağda durdum aha bele eğüldüm gahtum. Ziyarete gettiğim kibi dua oğudum.
Nine ateş köpürmüş halde söylenerek sigara tabakasını ve çakmağını alıp tekrardan namaz kılmak için yerinden kalktığı makata oturdu. Diyarbakırlı nine oturmasına oturdu da, sanki hıncını makat ve döşekten çıkarmak istercesine kıvranıp duruyordu. Kadının kızgın küskün olduğu her halinden belli oluyordu. Bir yandan kadın haklıydı bu güne kadar böyle bir şey hiç görmemişti. Şimdiyse görünce şok oldu ve kızmaya başladı haklı olarak. Oysa annem yalvarmalar yakarmalarla birlikte, Kuran-ı Kerim üstüne yeminler edip dualar okuyarak alay etmediğini, içinden geldiğini ve yapmak istediğini söyleyince ninemiz yavaş yavaş inandı anneme. Çünkü annem her ne kadar okul görmese de cahil olsa da dindar geleneklerine bağlı bir kadındır. Bu halende böyle devam ediyor. Elinden geldiğince muharrem orucunu niyazını ne olursa olsun bozmaz kaçırmaz. Temiz niyetli saf aynı zamanda inancı tam olan biri olduğunu herkes bilirdi. Ninede bunu duyup bildiği için inandı. Gün olaysız geçip tatlıya bağlandı. Bir süre sonra annem ve nine barıştılar annem Diyarbakırlı ninenin gönlünü almayı bildi. O akşam annem rüya görmüş sabah apar topar kalktığında kahvaltıda nineye anlatıyordu gördüklerini.
-Annem: “Rüyamda temiz huzurlu ve sakin bir yerdeydim. Yaşlı aksakallı ve elinde sopasıyla beyazlar içinde bir derviş çıka geldi yanıma. Hemen eğilip elinde değnek olan bu derviş dedenin elini öpüyorum. Dervişte başımı okşayıp, sırtımı birkaç kere sıvazlayarak anlamadığım duaya benzer bir şeyleri mırıldanıyordu. Önündeki yolu bana gösterip eliyle yürü bir şey olmaz geçersin deyince başladım yürümeye. Birkaç adım atıp arkamdaki dervişe baktığımda orada yoktu kaybolmuştu. Uyandığımda rüya olduğunu anlamıştım.” Dedi sakin bir şekilde kahvaltı eden asabi nineye. Nine kahvaltısını bitirene kadar susup sessizce annemi süzüp öylece bakakalmış halde dinledi dinleedi diiinleediii. Kalkıp tahta kerevitte her zaman ki makam yerine oturdu. Tütün tabakasını çıkarıp yine her zaman ki heybetli Osmanlı duruşlu edası sakinliğiyle sigarasını usul usul sarıyordu. Sararken hem suskun hem de derinden dalgındı. Öyle ki dakikalarca annemin ona baktığını bile görmemişti. Başını kaldırdığında annem halen ona bakıyordu cevap almak için. Ve nine sükûtunu muhtar çakmağıyla sigarasını yakıp derin bir nefes çekmesiyle bozup, havaya resmi törenlerde atılan yirmi bir pare top atışını andıran üflemesini fırlattı. O vakitlerde insanlar bilinçsiz olduğundan kapalı mekânlarda sigara içiyorlardı. Ağır hareketleriyle çakmağını sigara tabakasının üstüne koyup her zaman ki sol yanına sürdü. Sonrada ufak el işlemeli bakır küllüğünü alıp bağdaş kurulu halini bozmadan sağ dizine koydu. Başladı cızırtılı ama görüp geçirmiş ayaklı tarih edasıyla annemin rüyasını yorumlamaya. Bakışlarınız şaşkın ‘Nerden biliyorsun’ dese de Osmanlı kadını diyorum. Görmüş geçirmiş ehli Müslüman bir kadın ki hiç inancından taviz vermez. Ne olursa olsun hep başını beyaz tülbentle kapatırdı. Ninem yaşına rağmen mis kokulu olup elindeki giysilerle temiz giyinir daima abdestliydi. Ezanı sessizce huşuyla dinleyip namaz vakitlerini kaçırmaz ve ağzından dua hiç eksik olmazdı. Neyse kesmeden devamla şöyle diyordu.
-Diyarbakırlı Nene: “Gıızıım gızım biz esgük etegük, saftuğ işte bişe bilmik. Bele gördük böyüdük böyütüldük. Saa boşa gızmışım sen alay edisin sandıydım. Affola. Gördüğün derviş erenlerden hak gatındaki biriydi. Gösterdüğü yolda senin dorğu bildüğün yolundu. Allah senin temiz galbinle gıldığın namaz ve ettüğün duaları gabul etmüş. Benimkisü de sevaba değül boşa getti. Başan sürdüğü eliyle günahlarını temizlemüş üstündekü sıhıntıyı hastalıkları almış. Düzeliy dedüğüde istiy kine biz barışağ. İstiyki saan inanam bilimisin? Deyiki ben galben helen gırıh olmayam anlisin. Nolur beni effedesen gızım, ben ettim sen etmeyesin.”
Diyerek yenilgiyi kabullenen bu koca mağrur ve asil komutan annemi öpmek için yerinden kalkmıştı. Ondan evvel annem kalkmış ellerine sarılmıştı. Diyarbakırlı nenemiz o günden sonra kızmasa da, biz aksiliğini yaşlılığına veriyorduk. Biz terki diyar eyleyip Çukurova’ya yerleşene kadar bizim ailemizin en asil onurlu üyesi olarak kaldı. Bizden çok daha sonraları bazı hayırseverlerin yardımıyla vefat eden Elif teyzenin evine taşınmıştı. Sonraları her yaz aylarında gezmeye ve görmeye gittiğimde onu türbelerin önünde oturmuş geçimini sağlamak için sadaka dilendiğine şahit olmuştum. Bu dilenmek onun çok ağırına gidiyordu. Bir vakitler muhtara gidip kendisine belediyeden yaşlılık aylığı bağlatmasını söylemişlerdi. Ama o yol yordam bilmediğinden bu istek ve talebi hep askıda kalmıştı. Bir ziyaretimde yine görmeye gittim. Beni gördüğünde çok sevindiği ve ağladığı mutluluğunun sebebiydi. Dilenmesi çok zoruma gidiyordu. Ama elimden bir şey gelmiyordu. Evinde olduğu vakitler ziyaret eder, hatırını sorar hayır duasını alırdım. Şimdi hayatta olmayan, Diyarbakırlı nineye, Elif teyzeye varsa hakkım helal olsun. İkisinin de yerleri cennet ve yolları ışık olsun. Allahtan rahmet diliyorum.