Mavi Çanta
Kısım 1
Kafasını kaldırmadan ağır aksak ilerliyordu. Ta ki durağın önüne gelene kadar.
Durdu, başını yukarı kaldırdı. Durak tabelasını okumaya çalıştı. Gözleri iyi görememiş olacak ki tabelaya biraz daha yaklaştı. Burnunun üstüne düşmüş gözlüğünü orta parmağıyla kaldırdı.
Yüzündeki yorgunluk, hayattan vazgeçmişlik hâli, paçalarından akmış, durağı sel içinde bırakmıştı.
Beklediği otobüs bir türlü gelmemişti. Durak her seferinde doluyor, doluyor, boşalıyor ama onun otobüsü bir türlü gelmiyordu.
Az ilerideki simitçi bile simitlerini bitirmiş, tezgâhını temizlemeye başlamıştı.
Onun otobüsü gelmiyordu.
Bir dakika! O, otobüsü gitmek için değil, birini karşılamak için bekliyordu.
Yorgun gözleri her seferinde inen yolcuları yarıyor, aradığını bulamayınca endişeyle geri çekiliyordu.
Artık gün akşama dönmüş, durak ise tenhalaşmıştı. Simitçi tezgâhını temizlemiş, zincirle bir ağaca bağladığı eskimiş bisikletine binerek çoktan uzaklaşmıştı.
O ise hâlâ bekliyordu.
Nice bir vakit sonra kimsenin gelmeyeceğine kanaat getirmiş olmalıydı ki duraktan uzaklaştı. Arkalarda bir yerde bulduğu banka yarım oturdu. Kalçasının yarısı tahtaya değiyorsa öteki yarısı havada kalıyordu.
Sanki varlığıyla etrafa zarar verdiğini düşünüyordu. Görünmez olmak ister gibi bir hâli vardı.
Umutsuzca son otobüsten inen yolculara baktı. Şöyle derin bir iç çekti, titredi. Kafeteryaya kaçamak bir bakış fırlattı.Sonra ayağa kalktı. Karanlıklara karıştı.
Oturduğum yerden bütün gün bu insanı seyretmiştim.
Solgun paltosu, kırık gözlüğü ve yıpranmış ayakkabılarıyla ne kadar uzak ama ne kadar tanıdık!
Her gün yanımızdan geçen onlarca insandan sadece biri.
Aslında dikkat etmemiştim ama sanırım elinde mavi bez bir çanta vardı. Bezden! Seçim zamanı dağıtılan uyduruk çantalardan.
Adam çantasını unutmuştu.
Mavi çanta, oturduğu bankın koluna asılmış öylece duruyordu.
Çanta da üzgün, çanta da bezgin.
Rengi solmuş, yazıları silinmişti.
Akşam vakti belediyenin çöpçüleri ortalığı süpürmeye başlamışlardı. Adamın solgun çantasını da şimdi alıp çöpe atacaklardı.
Dayanamadım.
Onlardan evvel davrandım. Koştum, çantayı aldım.
Çanta hafifti ama yine de içinde bir şeyler vardı. Elimi şöyle bir soktum, karıştırdım. İçinden düzgünce kesilmiş gazete kupürleri çıktı.
Bir an bu adamın deli olabileceğini düşündüm.
Bu kadar gazete kupürünü bir insan neden biriktirmiş olabilirdi ki?
Oturduğum kafede o kadar çok kahve ve meşrubat içmiştim ki masamın üstü resmen dolmuştu. Garsondan rica ettim, masayı temizlettim. Gazete kupürlerini temizlenmiş masanın üstüne yaydım.
Tam yazıları inceleyecektim ki içeri hışımla o adam girdi.
Gözlerinden ateş fışkırıyordu.
Sağa sola baktı, beni gördü, yanıma geldi. Hiç konuşmadan gazete kupürlerini topladı, solgun mavi çantasına doldurdu.
Yine tek kelime söylemeden geldiği gibi karanlıklarda kayboldu.
Arkasından seslenmek istedim. Boğazım düğümlenmişti. Bir şey diyemedim. Öylece bakakaldım.
Kafam karışmıştı.
Bu gazete kupürlerinde ne ola ki?
Hesabı ödedim. Merakıma yenik düşerek adamın peşine düştüm.
Adam bir süre ara sokaklarda ilerledi. Artık mahallenin kenarlarına gelmiştik.
Mahallenin mezarlığına yöneldi. Eski ve paslı demir kapıyı iterek açtı, koşarak karanlıkta kayboldu.
İçim ürperdi.
Mezarlığa girmeye korktum. Kapısında kalakaldım.
Kısım 2
— Bro, şu herifi görüyor musun?
— Hangisini?
— Şu masada boş boş oturanı. Bütün gündür kola, çay, kahve... İç babam iç! Bir de şu otobüs durağını seyrediyor.
— Hiç fark etmedim.
— Bak, bak, bak! Gözlerini bile kırpmıyor. Şimdi ne yapıyor o?
— Masanın üstünü boşalttı, gazete kupürlerini yayıyor.
— Kiminle konuşuyor o?
— Hiç kimseyle. Az evvel bir ihtiyarla atar gider yaptılar ama şimdi kimse yok etrafında.
— Bak, şimdi kalktı. Hızlı adımlarla uzaklaşıyor.
— Gel, takip edelim.
— Oğlum, deli misin? Bize ne el âlemin adamından? Bırak, ne yaparsa yapsın.
— Bro, gel sen, gel! Bakarsın ekmek çıkar.
İki delikanlı, bütün gündür masa başında oturan ve ardından aceleyle kalkıp uzaklaşan adamın peşine düştüler.
Adam hızlı adımlarla mezarlığa ilerledi. Bir süre kapısında durdu.
İki delikanlı karanlık kenara pısmış, adamı seyrediyorlardı.
Yanlarına paltosu solmuş, ayakkabıları eskimiş, gözlüklü ve hüzünlü bir adam geldi.
Karanlıkta yüzü pek seçilemiyordu. Hatta belli belirsizdi ama üzgündü.
Gençlerin yanına oturdu.
Gençler korkuyla adama baktılar. Tekrar mezarlığa doğru baktıklarında ise takip ettikleri adamın artık orada olmadığını gördüler.
Adam solgun paltosunun yakasını düzeltti. Paltonun arasından eski bir revolverin kabzası görünüyordu.
— Gençler, çıkarın bakalım cüzdanları.
Delikanlılar, tabancanın korkusundan olsa gerek, usulca cüzdanlarını verdiler.
Adam hiddetle bağırdı:
— Şimdi s...tirin gidin, deyyuslar!
Gençler ayakları kıçlarına vura vura karanlıkta kayboldular.
Solgun paltolu üzgün adam, söylene söylene mezarlığın kapısına geldi.
Az evvel onu takip eden adam da kafasına aldığı darbeden olsa gerek yerde baygın yatıyordu.
Elini adamın ceketinin iç cebine attı.
— Ooo, dolu bir cüzdan! Bugün şanslı günümdeyim.
Paracıkları cebine koydu.
Islık çalarak, Mustafa Keser gibi kaşlarını titrete titrete Tilki Selim'in meyhanesine doğru yollandı.