Mezopotamya'da Aşk: Kurşun Ve Gül
Kurşun ve Gül'ün Hikayesi...
Şair, İstanbul’un en işlek caddelerinde dalgın dalgın gezerken yeni kurulmuş bir film yapım şirketinin camındaki "Senarist aranıyor" ilanını görür. Daha önce Yitik Aşklar Diyarı’nın senaryosunu yazarken artık bu işlere tövbe etmiştir ama hayatın gerçeği karşısında buna mecburdur. Aylak aylak daha ne zamana kadar gezecektir? Havada uçuşmaktadır faturalar, karşılanması gereken ihtiyaçlar, biriken ev kirası... Neyse, içeri girer; çekingen ama kararlı bir selam verip, "Senarist ilanı için geldim," der. Yapımcıyla oturup sohbete koyulurlar. Şair geçmişindeki yazarlık tecrübelerinden, edebiyattan bahsettikçe yapımcının bu durum çokça hoşuna gider. Yapımcı memnuniyetle öne eğilip, "Hocam, son zamanlarda töre dizileri çok tutuyor. Mardin’de geçecek şöyle çarpıcı bir senaryo yaz bakalım," der.
Şair teklifi kabul eder; ardından şirketten ayrılıp evinin yolunu tutar. Meseleyi kavramak adına ekranlarda fırtınalar koparan birkaç meşhur töre dizisine göz atar; gördüğü manzaralar karşısında derin bir hayrete düşer. Bir insanı köklerinden, canından ve yurdundan koparıvermek ne kadar da sıradanlaştırılmıştır! Ancak onu asıl düşündüren, bu kurguların ardındaki örtük toplumsal gerçeklik olur: Kadınlar, çoğunlukla kendi elleriyle birbirlerinin kuyusunu kazmaktadır. Şair, bu trajedinin katmanlarını derinlemesine sorgular: Kadınlar kendi aralarında sahici bir aidiyet ve birlik kurmadıkça, günün sonunda sistemin ürettiği şiddete ve daha ağır acılara maruz kalmaya mahkûm olacaklardır. Düşünsel olarak en acı verici paradoks ise şuradadır; bir kadını şiddetin muhatabı kılan mekanizmanın arkasında, çoğu zaman yine başka bir kadın vardır. Nesillerdir süregelen o ezberlenmiş gelin-kaynana çatışması bunun net bir aynasıdır: "Aslan oğlum, o el kızına haddini bildir!" diyerek şiddeti kendi eliyle meşrulaştıran ve körükleyen nice kaynana, bu çarkın en sadık bekçileri olarak ekrandan topluma yansımaktadır.
Bizler güya Müslüman bir toplum olmakla övünüyoruz. Oysa Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hayatına baktığımızda, değil eşine el kaldırmak, sesini dahi yükseltmediğini görürüz. O, sadece kendi ailesine değil, tüm kadınlara daima bu zarafetle yaklaşmıştır. Ne yazık ki bizler söze gelince çok iyiyiz ama iş icraata gelince sınıfta kalıyoruz. Ve nihayet kararını verir: Bu hikâye, diğer tüm ezberlenmiş senaryolardan farklı olacaktır. Kanın ve kinin ortasında kurşun değil, gül hâkim olacaktır. Derin bir nefes alır ve yazmaya başlar…
Günün birinde, Mezopotamya’nın bereketli topraklarında; yüksek avlulu evleriyle, dar ve karanlık sokaklarıyla, gündüzü gerdanlık gecesi seyranlık olan Mardin’de... Kaderin cilvesiyle iki ailenin yolu kesişir. Bu ailelerden biri, bölgenin köklü ve güçlü aşiretlerinden olan Şahoğlu ailesidir. Diğeri ise kökleri ezellerden beri bu topraklara uzanan, Mardin’in saygın yerlilerinden Beyoğlu ailesidir. Kaderin cilvesiyle komşu olan bu iki aile zamanla öyle yakınlaşır ki aralarından su sızmaz olur. Günün birinde, bu ailelerin birer çocukları dünyaya gelir. Ferman ve Binefş Şahoğlu'nun bir oğulları olur, adını Neçirwan koyarlar. Cihangir ve Dilda Beyoğlu ailesinin ise bir kızları olur, adını Xezal koyarlar.
Gel zaman git zaman, bunlar birlikte büyürler. İlkokuldan liseye kadar hep beraber okurlar. Liseden mezun olduktan sonra üniversite imtihanlarına girerler ve imtihanı kazanırlar. Dicle Üniversitesi'nde hukuk okurlar. Birbirlerinin çocukluk aşkı olan bu iki âşık, okulu da birlikte bitirip Mardin’e birer avukat olarak dönerler.
Derken Neçirwan’ın askerlik çağı gelir. Aileler, "Neçirwan askerlikten döndükten sonra nişanı yaparız," derler ve Neçirwan’ı askere uğurlarlar.
Otobüse binmeden önce, ağlayan Xezal’ın gözlerini siler; Neçirwan onun için yazdığı o beyiti okur:
"Wexta çavê min ket çavên te yên xezalî,
Dilê min bû nêçîrwanê çavên te yên xezalî.
Hem bûm esîr, hem jî heyranê zulfên te yên reş im,
Naxwazim tu carî azadî..."
(Ne zaman ki gözüm o ceylan gözlerine değdi,
Gönlüm avcısı oldu o ceylan gözlerinin.
Hem esiri oldum hem hayranı o kara zülüflerinin,
Artık hiçbir zaman istemem azatlığı / özgürlüğü...)
Gel zaman git zaman, hiç beklenmedik bir şey olur. Neçirwan ve Xezal’ın çocukluk arkadaşı olan Bekir, Xezal’ı ailesinden istemeye kalkar. Bunu duyan Neçirwan’ın kardeşi Merhas, adeta cinnet geçirir ve Bekir’in karşısına dikilir.
Sokak ortasında Merhas, öfkeden deliye dönmüş bir hâlde Bekir’in yakasına yapışır:
— "Sen nasıl arkadaşının, can dostunun sevdiğine yan gözle bakarsın ulan!" diye haykırır.
Çevredekiler araya girmeye çalışsa da Merhas’ı kimse Bekir'in elinden alamaz. Yumrukları ardı ardına indirirken Merhas, adeta tüm mahalleyi inletir:
— "Kimse! Hiç kimse bizim sevdiklerimize yan gözle bakamaz! Değil diline dolamak, bunu aklından geçirenin bile aklını alırız biz!"
Araya giren mahalleli ve aile büyükleri, en sonunda Merhas'ı zar zor Bekir’in üzerinden alırlar. Bekir ise aldığı darbelerle kanlar içinde kalır ve hastanelik olur.
Cihangir Ağa, konağın damında sessizce ağlayan kızının yanına gider. Xezal'ın omuzlarına dokunup gözyaşlarını silerken şefkatle seslenir:
— "Xezal’ım, yavrum... Dünyalar güzelim, her şeyim... Ağlama kurban olduğum. Ben hayatta olduğum sürece seni Neçirwan’dan başkasına yar etmem. Siz birbirinize aitsiniz, bunu tüm Mardin biliyor."
Xezal hıçkırıklarını tutmaya çalışırken babası onu teselli etmeye devam eder:
— "Bakma sen o hadsizin, o dengesizin seni istemeye gelmesine. Kapımıza kadar gelmiş, ayıp olmasın diye buyur ettik, töre gereği misafirdir diye kovmadık. Ama cevabını net verdik, yolladık. Aman kızım, sakın bu olanlardan Neçirwan’ın haberi olmasın. Asker adamdır orada, aklı burada kalmasın, üzülmesin. Bu arada bizim Merhas da boş durmamış, o hadsizi hastanelik etmiş..."
Xezal, babasının bu güven veren sözleri üzerine hıçkırıklarla onun boynuna sarılır:
— "Babam... Seni çok seviyorum," der içtenlikle.
Cihangir Ağa da kızını kollarıyla sımsıkı sarar, saçlarından öper:
— "Ben de seni çok seviyorum güzel kızım, ben de seni çok seviyorum..."
Gel zaman git zaman, Neçirwan’dan iki mektup çıkagelir. Biri annesi, babası ve kardeşine; diğeri ise canından çok sevdiği Xezal’ınadır.
Xezal, odasında mektubu açar ve kalbi titreyerek Neçirwan'ın kendisi için yazdığı o şiiri sesli bir şekilde okumaya başlar:
Ben ki adı "Avcı" olan,
Xezal’ı avlayacağıma,
Bir bakışla Xezal’ıma av olmuşam.
Hasretin her an ah çektirir bana.
Mardin’in dar sokaklarında boyunu posunu sallarsın,
Aklımı başımdan alırsın.
Sevdanla öyle bir yanarım ki kül olurum,
Savrulurum oralara, buralara...
Esirgeme, kendi ellerinden içir bana aşkın şehadet şerbetini.
İbrahim gibi ateşe atılsam, İsa gibi çarmıha gerilsem,
Yine de vazgeçmem senden.
O kara zülüflerine kurban olayım… Kurban.
Merhas, odada volta atarak endişeyle anne ve babasına döner:
— "Baba, ana... Abim döndüğünde bu olanları öğrenirse, 'Niye benden sakladınız?' derse ne yapacağız biz?"
Ferman Ağa ve Binefş Hanım, birbirlerine bakıp aynı endişeli ama kararlı ses tonuyla cevap verirler. Ferman Ağa, oğlunun omzuna elini koyarak:
— "Saklamaya mecburuz oğlum," der. "Abin askerde... Allah korusun, orada bunu duyup senin gibi bir cinnet geçirse biz ne yapacağız? Aklı buraya takılsa, orada başına bir iş gelse bunun vebalini kim öder? Hele bir sağ salim gelsin, buraya ayak bassın; vakti gelince münasip bir dille her şeyi anlatacağız."
O günün akşamı, Merhas’ın can dostları Zeynel Abidin ve Şeyhmus telaşla konağa gelirler. Şeyhmus, nefes nefese içeri girerek:
— "Merhas! Bu şerefsiz Bekir, Xezal yengenin evini gözetliyor hâlâ. Yürü, gidip bir şeyler yapalım!" der.
Dostlarına hiç aldırış etmeyen Merhas, gözü dönmüş bir hışımla konaktan fırlar. Zeynel Abidin ve Şeyhmus da hemen arkasından koşar.
Xezal'ın evinin yakınında, Merhas’ın öfkeyle üzerine doğru geldiğini gören Bekir, korkudan ne yapacağını şaşırıp hemen belinden bıçağını çıkarır. Ama Merhas durmaz; Bekir’in üzerine bir leopar gibi atılır. Kısa bir boğuşmanın ardından Bekir’i alt eder, bıçağı elinden alır ve tek bir hamleyle Bekir'in kolunu kırar. Bekir acı içinde feryat ederken, Merhas onu dostlarıyla birlikte yerde sürükleye sürükleye babasının evine kadar götürür ve kapıyı tekmeyle açıp adamın karşısına fırlatır:
— "Bak amca!" diye kükrer Merhas, nefes nefese. "Eğer senin bu oğlun bir daha bir yanlış yapar, o eve yan gözle bakarsa, karşımıza bir daha çıkarsa bu sefer evine canlı değil, cenazesi gelir!"
Bekir’in babası, durumun ciddiyetini ve oğlunun yaptığı büyük rezilliği anlayarak hemen araya girer:
— "Gençler, haklısınız... Oğlum adına sizden çok özür dilerim. Siz müsterih olun, ben ona gereken dersi kendi ellerimle vereceğim. Buyurmaz mısınız? Oturun hele, bir şeyler için, soluklanın," der mahcubiyetle.
Merhas öfkesini biraz olsun bastırarak dik bir duruşla cevap verir:
— "Sağ ol amca, içmiş kadar olduk," der ve dostlarıyla birlikte arkasını dönüp o evden ayrılır.
Gençler kapıdan çıkar çıkmaz, Bekir’in babası öfkeden deliye döner. Belinden kalın deri kemerini çıkarır ve yerde acı içinde kıvranan Bekir’i hırsla dövmeye başlar:
— "Sen bizi aleme rezil mi edeceksin ulan hadsiz!" diye bağırır kemeri indirdikçe.
En sonunda Bekir’in kardeşi daha fazla dayanamayıp araya girer. Babasını sakinleştirmeye çalışarak abisini kanlar içinde onun elinden zor bela alır ve apar topar hastaneye götürür.
Tam iki hafta sonra... Neçirwan’ın dönmesine artık sadece bir gün kalmıştır. Akşam vakti, Mardin Kalesi'ne tek başına çıkan Bekir, şehrin ışıklarına bakarak içindeki hırsla kendi kendine o karanlık intikam yeminini eder:
— "Şerefim üstüne yemin ederim ki..." diye fısıldar gözü dönmüş bir hâlde. "O Merhas’ı, yanındaki o dostlarını ve abisi olacak o Neçirwan’ı kendi ellerimle öldürmezsem... Xezal’ı da kendime karım yapmazsam, adım da Bekir olmasın!"
Beklenen gün gelip çatar. Neçirwan askerliğini bitirmiş, memleketine dönmektedir. Onu karşılamak için otogara kardeşi Merhas, can dostları Zeynel Abidin, Şeyhmus ve mahallenin diğer gençleri gider. Herkes büyük bir neşe ve özlemle kucaklaşmayı beklemektedir.
Tam o sırada, kalabalığın arasından gözü dönmüş bir hâlde beliren Bekir, elinde silahıyla aniden karşılarına çıkar. Namluyu doğrudan Neçirwan’a doğrultur. Tam tetiğe basıp Neçirwan’ı vuracakken, durumu fark eden Merhas hiç düşünmeden öne atılır ve kendini abisine siper eder.
Silah sesi otogarda yankılanır: Çat! Merhas göğsünden vurulup yere yığılır.
Zeynel Abidin büyük bir hızla belindeki silahı çıkarıp ateş açsa da Bekir karanlıktan ve kargaşadan faydalanıp kaçmayı başarır; izini kaybettirir, kimse onu bulamaz.
Kardeşi vurulduktan sonra göğsüne kocaman bir dağ oturan, nefessiz kalan Neçirwan, ruhunun daraldığı o anda adeta ayaklarının götürdüğü yere, üstatlarına koşar. Varıp baktığında, üstatları Şair, Âşık ve Meczup hep olduğu gibi yine taş sedirde oturmuş, taze kaçak çaylarını yudumlayarak derin sohbetler etmektedirler. Neçirwan’ın soluk soluğa kapıda belirdiğini hemen fark ederler.
Şair, sevecen ve hüzünlü bir ses tonuyla başını kaldırır:
— "Gel Neçirwanım gel... Mardin’de gemilerin mi battı, bu ne hâl?" der.
Neçirwan sessizce yaklaşır; sırasıyla her üçüne de öyle bir sarılır ki, bütün o acısını ve yükünü o kolların arasında bırakmak ister. Sonra aralarına oturur. Meczup hiç konuşmadan hemen bir bardak kaçak çay doldurup önüne sürer.
Âşık, Neçirwan’ın gözlerindeki yangını görünce iç çekerek seslenir:
— "Dökül haydi, içindekileri sal da boğulma okyanusta..."
Neçirwan acı acı gülümser:
— "Asıl okyanus sensin Âşık..." der.
Âşık der ki:
— "Âşık dediğin, koca bir okyanusta sadece bir damladır. Görünürde belki o okyanustandır ama okyanusun ta kendisi değildir."
Meczup keyifle sırıtır, elini sallar:
— "Yine başlamayın felsefeye! Dur hele, bırak Neçirwanım derdini anlatsın..."
Neçirwan başını öne eğer, gözlerinden süzülen yaşlarla üstatlarına döner:
— "Üstatlar..." der titreyen bir sesle. "Ben düşmüşüm bir Yusufi kuyuya; ne gelen var ne giden, kervan bile geçmez buradan... Dostum dediğim adam sevdiğime göz koydu, yetmedi... Kardeşimi vurdu üstatlar, kardeşimi!"
Çay buharları arasında derin bir sessizlik çöker. Şair, elindeki çay bardağını yavaşça masaya bırakır; gözleri geçmişin ve ezeli hakikatlerin içinde dolaşarak sakin, ezgili bir sesle söze girer:
— "Dinle Neçirwanım..." der Şair, sesinde Yusuf'un kuyusunu eriten bir sıcaklıkla.
"Bilir misin, kuyu kapkaranlıktır, dar gelir insana. Zannedersin ki dünya buradan ibaret, kervanlar seni unutsun, gökyüzü bile üstüne yıkılsın. Ama unutma ki Yusuf’u o kuyuya kardeşleri attı; lakin o kuyu, onu Mısır’a sultan yapan yolun ilk durağıydı. İhanet bazen en çok yakının elinden gelir, çünkü bıçağı sırtına saplayacak olan ancak en güvendiğin omuzun sahibidir. Kardeşin vuruldu, evet... Ama kuyuya düşen Yusuf’un gömleği kana bulandı diye Yusuf ölmedi ya! Kâinatın nizamında hiçbir acı zayi olmaz; yılan zehir kussa da hak şifa verir. Sen şimdi kuyunun dibindesin diye yas tutma; o kuyunun ta dibinden göğe bak, Yusuf’u kuyudan çıkaran senin de rabbin, ona güven. Bırak o hainlerin varsa bir planı, onun da var bir planı; bu devran döner elbet..."
Şair’in sözlerinin ardından Meczup, tahta masanın üzerindeki eski kasetçalara kaseti takar; Hacı Âşık Selime Ciziri’nin sesinden o kadim "Xezal Xezal" parçasını dinlemeye başlarlar.
Meczup kaseti durdurup başını öne eğerken, Neçirwan oturduğu yerden yavaşça kalkar; üstatlarına son bir kez bakıp oradan sessizce ayrılır, gerçeğe ve acıya geri döner...
Kara haber tez ulaşır; Ferman Ağa ve Cihangir Ağa’ya durum bildirilir. Aileler apar topar hastaneye koşar. Ameliyathane kapısında Binefş Ana ve Xezal perişan bir hâldedir, gözyaşları sel olmuştur. Gözleri yaşlı iki kadın, hastane koridorunda Neçirwan’a sımsıkı sarılırlar; feryatlar Mardin ufkunu yakar...
Hastane koridorunda öfkeden sarsılan Ferman Ağa haykırır:
— "Oğlumun kanını dökenlerin yanına bunu bırakmayacağım! Bu iş burada kalmayacak!"
Cihangir Ağa, Merhas’ın sadık dostları Zeynel Abidin ve Şeyhmus’a dönerek sert ve kesin bir emir verir:
— "Gidin, o Bekir’in babasını bulun ve hemen konağa götürün! Ağalar meclisi kurulacak, bu hesap bugün burada kesilecek!"
Zeynel Abidin ve Şeyhmus emir üzerine hemen yola çıkarken, Cihangir Ağa da vakit kaybetmeden telefonuna sarılır; bölgenin diğer ağalarını tek tek arayarak meclise toplar.
Kısa süre sonra konakta büyük meclis kurulur. Zeynel ve Şeyhmus, Bekir’in babası Bahri’yi ağaların karşısına çıkarır. Yaşanan büyük rezillikten ve oğlunun hainliğinden ötürü başı öne eğik olan Bahri, çaresizlik ve utanç içinde ağalara bakarak konuşur:
— "Ağalarım... Bu hayırsız çocuk benim evimi barkımı yıktı, ocağımı söndürdü! Allah onun belasını versin... Siz bu mecliste ne karar verirseniz, benim başım gözüm üstünedir. Boynum kıldan incedir," der.
Meclisin ortasına bir sessizlik çöker. Cihangir Ağa, oturduğu başköşeden Bahri’ye doğru buz gibi bakışlarını diker ve hükmünü ilan eder:
— "O Bekir iti kendi ayaklarıyla gelip teslim olana kadar, Bahri burada hapistir! Duyanlar duymayanlara söylesin, fermanımdır... Eğer o şerefsiz gelmezse, önce babası Bahri’nin, sonra da nerede bulunursa kendisinin canı alınır!"
Babası Bahri’nin konakta rehin tutulduğunu ve ölüm fermanının çıktığını duyan Bekir’in kız kardeşi, babasının canını kurtarmak için daha fazla dayanamaz. Gözyaşları içinde abisinin gizlendiği yeri Zeynel Abidin ve Şeyhmus’a itiraf eder.
Bu sırada hastaneden müjdeli haber gelmiş; Merhas iyileşip evine taburcu edilmiştir. Herkes büyük bir rahatlamayla Ferman Ağa’nın konağında toplanmış, neşeyle yemek yemektedir.
Çok geçmeden konağın kapısı sertçe açılır. Zeynel Abidin ve Şeyhmus, Bekir’i yaka paça içeri fırlatır. Cihangir Ağa'nın tam önünde Bekir'i diz çöktüren Zeynel Abidin, gözünü kırpmadan silahını çıkarır ve namluyu Bekir’in ağzına sokar. Tam tetiği çekecekken Neçirwan hızla ileri atılır ve Zeynel'in kolunu tutarak onu engeller:
— "Dur Zeynel, yapma! Öfkeyle hareket etme!" diyerek sakinleştirmeye çalışır.
O sırada Ferman Ağa, oturduğu yerden öfkeyle ayağa kalkıp bağırır:
— "Bırak oğlum! Bırak, bu şerefsiz ölmeyi çoktan hak etmiştir! Eğer Zeynel onu burada öldürmezse, yemin olsun kendi ellerimle ben öldürürüm!"
Ferman Ağa’nın öfkesine karşı Neçirwan dimdik durur ve kesin bir dille karşı çıkar:
— "Hayır baba! Biz onun gibi olmayacağız. Onu adalete teslim edeceğiz, onun ömrü hapishane köşelerinde çürüyecek!"
O sırada, köşede başı öne eğik duran baba Bahri de gözyaşları içinde araya girer:
— "Benim Bekir diye bir oğlum yoktur artık! Bu saatten sonra ne hali varsa görsün," der ve oğlunu evlatlıktan reddeder.
Neçirwan hemen telefona sarılıp polisi arar. Çok geçmeden ekipler konağa gelir ve Bekir’i kelepçeleyip götürürler. Bekir gittikten sonra Bahri, meclise doğru dönerek derin bir nefes alır:
— "Madem kana karşı kan akmadı, siz büyüklük gösterip oğlumun canını bağışladınız... Ben de borcumuzu ödemek isterim. Kızımı Merhas’a verdim, gitti!" der.
Bunu duyan Neçirwan kaşlarını çatarak itiraz eder:
— "Bahri Amca, yapma gözünü seveyim... Bu devirde böyle bir şey kaldı mı? Birbirini hiç görmeyen, sevmeyen iki insanı nasıl zorla eş yapacaksınız?"
Tam o esnada, konağın köşesinde sessizce duran Merhas mahcup bir edayla araya girer:
— "Abi... Kim söylemiş birbirimizi sevmediğimizi?" der, yüzü kızararak.
Merhas’ın bu ani itirafı üzerine Cihangir Beyoğlu ve Ferman Şahoğlu birbirlerine bakıp keyifle sırıtırlar. Ferman Şahoğlu, oğlunun sırtına vurarak kahkahayı basar:
— "Eee madem öyle... O zaman geç bakalım kayınbabanın elini öp Merhas!"
Ferman Şahoğlu, meclisteki bu tatlı tatlı esen havayı görünce keyifle sakalını sıvazlar ve oturduğu yerden can dostuna seslenir:
— "Cihangir kardeşim, ne dersin? Arayı hiç soğutmayalım, direkt çocuklara şanlı bir düğün yapalım!"
Cihangir Beyoğlu yüzünde kocaman bir tebessümle başını sallar:
— "Ben çoktan kabulüm Ferman Ağa… Bahri kardeşimiz ne der, hele bir de ona soralım?"
Bahri gözlerindeki mahcubiyeti silip gururla cevap verir:
— "Ben de kabulüm ağalarım... Hem de başım gözüm üstüne kabulüm!"
Babaların bu kararını camın arkasından gizlice dinleyen Xezal, sevinçten havalara uçar; hemen gidip müjdeyi diğerlerine verir.
Babaların verdiği o kutlu kararın ardından, gel zaman git zaman tüm hazırlıklar Mardin’in şanına yaraşır şekilde başlar.
Haftalar öncesinden başlayan hazırlıklarda gelinler için telkari takılar seçilir ve Hint ipeğinden bindallılar dikilir. Beklenen kına gecesi başladığında Xezal ve Dilşah, başlarında al ipek örtüleriyle avlulardaki tahta otururlar.
Genç kızlar ellerinde mumlar ve kına tepsileriyle, hüzünlü ezgiler ve dualar eşliğinde gelinlerin etrafında dönmeye başlarlar. Kına yakma sırası geldiğinde Xezal ve Dilşah’ın avuçlarına kınalar sürülür, içlerine birer cumhuriyet altını konur ve tam o anda taş duvarlarda meşhur Kürtçe türkü yükselir:
"Hêjîra çiyayî / Lêlêlê lêlê lêlê / Delala çiyayî / Darhejîrokê / Xemrevînokê..."
(Dağların inciri / Lêlêlê lêlê lêlê / Dağların güzeli / İncir ağacısın / Gam götürensin...)
Konağı dolduran kadınların korosu ve hüzünlü melodiler eşliğinde, gelinlerin gözlerinden hem mutluluk hem de aile evine veda etmenin verdiği o tatlı hüzün yaşları süzülür. Kalplerdeki tüm fırtınaları dindiren bu muhteşem gece, hafızalardan asla silinmeyecek bir huzurla sona erer. Ertesi gün düğün telaşı başlar; dev kazanlarda içli köfteler, firik pilavı ve kuru fasulyeler pişer, konağı kakuleli mırra kokusu sarar. Akşam erbane, zılgıt ve davul-zurna sesleri eşliğinde başlayan Reyhanî müziğiyle Neçirwan Xezal’ın, Merhas da Dilşah’ın karşısına geçip vakur adımlarla oynamaya başlar. Saçılan paralar ve çekilen halaylarla çiftler muradına erer...
Ve günler sonra şair, yazdığı metnin kopyasıyla yapımcının karşısına çıkar. Yapımcı senaryoyu okur; ancak yüzünde hoşnutsuz bir ifadeyle:
— "Güzel ama entrika, çatışma, ölüm olmadan bu senaryo tutmaz, ölü yatırım olur!" der.
Şair, kopyayı yapımcının elinden sessizce alır. Arkasına bile bakmadan alır başını, şehrin dar ve karanlık sokaklarına doğru yürüyüp gider...