Mutluluk Arayışı: Bir Varış Noktası mı Yoksa Serap mı
Şöyle bir durup etrafımıza bakalım. Herkes bir şeylerin peşinde, bir yerlere yetişme telaşında. İçten içe hepimizin dilinde aynı fısıltı: "Hele bir şu okul bitsin...", "Bir işe gireyim, gerisi kolay...", "Evleneyim, düzenimi kurayım, çok mutlu olacağım." Hep bir "sonra" var, hep bir şartlı tahliye bekler gibiyiz hayattan. Peki, o çok beklediğimiz "sonra" geldiğinde ne oluyor? Kapıyı açıp içeri giren o kalıcı mutluluk mu, yoksa beş dakika sonra yerini başka bir eksiğe bırakan o tanıdık boşluk mu?
Bana öyle geliyor ki, modern dünya bizi çok büyük bir yalana inandırdı. Mutluluğu, marketten satın alınabilecek bir paket, vitrinde duran pahalı bir çanta ya da sosyal medyada paylaştığımız o kusursuz filtrelere sahip fotoğraflar gibi pazarladı. "Şuna sahip olursan mutlusun, buna ulaşırsan başardın." Oysa insan ruhu bir koşu bandı gibi; bir hedefe varıyor, seviniyor ve iki gün sonra o duruma alışıp yeni bir hedef aramaya başlıyor. Psikologlar buna "hedonik adaptasyon" diyor ama biz felsefi olarak buna "serap" diyebiliriz. Çölde su arayan bir bedevi gibi, ufuktaki parıltıya doğru koşuyoruz. Yaklaştıkça yerini sadece yeni bir kum tepesi alıyor.
Asıl yanılsama, mutluluğu sadece "iyi hissetmek" sanmamızda başlıyor. Acıyı, hüznü, hayal kırıklığını hayatın dışına itmeye çalışıyoruz. Sanki her an gülümsemek zorundaymışız, sanki ağlamak bir zayıflıkmış gibi bir algı var üzerimizde. Kendimize mutsuz olma hakkı tanımıyoruz. Ama hayat felsefesi bize şunu öğretir: Zıtlıklar olmasa, kavramların hiçbir hükmü kalmazdı. Gölge olmasa ışığı nasıl fark ederdik? Kışı yaşamayan, baharın gelişine sevinebilir mi? İçimizdeki o derin sızıyı, o varoluşsal sancıyı kabul etmeden, sadece sahte bir neşe peşinde koşmak, insanı kendi özüne yabancılaştırıyor.
O zaman sormak lazım: Mutluluk gerçekten aranıp bulunacak bir şey mi? Antik çağın bilgelerinden beri felsefe bize şunu söyler: Mutluluk bir amaç değil, doğru yaşanmış bir hayatın yan ürünüdür. Siz yürürsünüz, o arkadan gelir. Onu doğrudan kovalamaya kalktığınızda kaçar. Çünkü mutluluk gelecekteki bir liman değil, şu an bindiğimiz geminin ta kendisidir. Sabah demlenen çayın kokusunda, sevdiğimiz bir şarkının nakaratında, balkona konan bir kuşun kanat çırpışında, yani sadece "şu an"ın yalınlığındadır. Biz büyük ve görkemli bir mutluluk hayaliyle yarını beklerken, hayat bugünün avuçlarımızın arasından kayıp gitmesine izin veriyor.
Uzun lafın kısası; mutluluğu kusursuz, dertsiz ve hatasız bir son durak olarak görmek büyük bir yanılsamadır. Onu, hayatın tüm fırtınalarına, eksiklerine ve acılarına rağmen yürüyebilme sanatı olarak görürsek, işte o zaman anlamlı bir amaca dönüşür. Mutluluk bir hazine sandığı değildir, aranarak bulunmaz. O, yürüdüğümüz yolun tozunda, toprağında ve attığımız her samimi adımdadır.