Türk Edebiyatının Mutlaka Okunması Gereken 15 Öykü Kitabı ve Unutulmaz Hikayeleri
Türk edebiyatında roman çoğu zaman vitrinde dursa da dilin asıl kırılma noktaları öykülerde yaşandı. Refik Halit Karay’ın Anadolu taşrasına tuttuğu aynadan Sait Faik Abasıyanık’in Alemdağ’da Var Bir Yılan ile başlattığı gerçeküstü yalnızlığa, Sabahattin Ali’nin politik alegorilerinden Sevim Burak ve Leyla Erbil’in dilin sınırlarını zorlayan metinlerine kadar Türk öykücülüğü, yüz yılı aşkın sürede kendi başyapıtlarını üretti.
Bu kapsamlı seçkide, Türk öykücülüğünün rotasını değiştiren 21 temel öykü kitabını, her kitabın kalbinde duran öne çıkan hikayeyi ve metinlerin ruhunu ele veren unutulmaz alıntıları bir araya getirdik.
| # | Yazar | Eser (İlk Basım) | Öne Çıkan Öykü | Edebi Çizgi / Tema |
|---|---|---|---|---|
| 1 | Sait Faik Abasıyanık | Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954) | Alemdağ’da Var Bir Yılan | Gerçeküstücülük, yalnızlık, varoluş |
| 2 | Füruzan | Parasız Yatılı (1971) | Parasız Yatılı | Anne-kız dayanışması, yoksulluk, sınıf |
| 3 | Bilge Karasu | Göçmüş Kediler Bahçesi (1979) | Usta Beni Öldürsen E! | Modern masal, metafor, tutku ve ölüm |
| 4 | Refik Halit Karay | Memleket Hikayeleri (1919) | Yatık Emine | Anadolu gerçekçiliği, taşra, olay öyküsü |
| 5 | Haldun Taner | Ayışığında “Çalışkur” (1954) | Ayışığında “Çalışkur” | Üstkurmaca, toplumsal hiciv, ikiyüzlülük |
| 6 | Onat Kutlar | İshak (1959) | Çatı | 1950 Kuşağı, büyülü atmosfer, başkaldırı |
| 7 | Leyla Erbil | Gecede (1968) | Vapur | Kadın kimliği, tabular, deneysel dil |
| 8 | Oğuz Atay | Korkuyu Beklerken (1975) | Korkuyu Beklerken | İroni, yabancılaşma, tutunamama |
| 9 | Yaşar Kemal | Sarı Sıcak (1952) | Bebek | Çukurova, doğa ve insan mücadelesi |
| 10 | Vüs’at O. Bener | Dost – Yaşamasız (1952/1957) | Havva | İç konuşma, keskin ve tavizsiz üslup |
| 11 | Tomris Uyar | Yürekte Bukağı (1979) | Süt Payı / Ayşe Haklı | İlişkiler, 70'ler gerilimi, içsel kıstırılmışlık |
| 12 | Memduh Şevket Esendal | Ev Ona Yakıştı | Ev Ona Yakıştı | Çehov tarzı durum öyküsü, gündelik iyimserlik |
| 13 | Orhan Kemal | Önce Ekmek (1968) | Önce Ekmek | Emek mücadelesi, çocuk işçiler, geçim derdi |
| 14 | Cemil Kavukçu | Uzak Noktalara Doğru (1995) | İllaki | Taşra sıkıntısı, çocukluk özlemi, dostluk |
| 15 | Ferit Edgü | Doğu Öyküleri (1995) | Pusula/sız | Minimalizm (küçürek öykü), Doğu gerçekliği |
| 16 | Sabahattin Ali | Sırça Köşk (1947) | Sırça Köşk / Portakal | Toplumcu gerçekçilik, politik alegori |
| 17 | Ahmet Hamdi Tanpınar | Abdullah Efendi’nin Rüyaları (1943) | Abdullah Efendi’nin Rüyaları | Rüya estetiği, bilinçaltı, zaman ve bölünmüş benlik |
| 18 | Nezihe Meriç | Bozbulanık (1953) | Bozbulanık | Kadın duyarlılığı, iç konuşma, kentli yalnızlık |
| 19 | Sevim Burak | Yanık Saraylar (1965) | Yanık Saraylar / Pencere | Avangart dil, tipografik kurgu, azınlık ve kadın |
| 20 | Sevgi Soysal | Tante Rosa (1968) | Tante Rosa At Cambazı Olamadı | İroni, kadınlık rolleri, toplumsal uyumsuzluk |
| 21 | Adalet Ağaoğlu | Yüksek Gerilim (1974) | Yüksek Gerilim / Adi Suçlu | Kentleşme, göç, birey-toplum sıkışması |
1. Sait Faik Abasıyanık (1906–1954) – Alemdağ’da Var Bir Yılan
Sait Faik'in 1954’te vefat etmeden hemen önce yayımlanan son kitabı Alemdağ’da Var Bir Yılan, yazarın o güne dek kurduğu öykü dünyasından sert bir kopuştur. Önceki kitaplarında balıkçıları, aylakları ve Burgazada insanlarını gözlemci bir sıcaklıkla anlatan Abasıyanık, bu on yedi öykülük toplamda bakışını tamamen kendi içine ve korkularına çevirir. Gerçeküstücü (sürrealist) imgelerle örülü metinlerde sansür, toplum baskısı ve sevilmeme korkusu iç içe geçer.
Fikret Ürgüp, 1954’te Varlık dergisinde yayımlanan "Sait Faik’in Realitesi" yazısında bu dönüşümü şöyle özetler:
"Onu tanıdıklarını sananlar bu son hikayeleri büyük bir dikkatle okurlarsa nasıl da tanımadıklarını görecek ve yeniden keşfedeceklerdir. O da kendini tanımaya uğraşıyordu zaten ve bu karışıklık içinden her gün yeni bir tarafı aydınlığa çıkıyordu."
Kitaptan Alıntı:
"Günlerden Cuma. Mektep tatil. Süleymaniye’de Kirazlı Mescit sokağında oturuyoruz. Ben on yedi yaşlarındayım. Münir Paşa Konağı’nın çam ağacını hatırlıyorum. Lisenin bahçesindeki büyük çam ağacı bir yangında yanmış olabilir. Münir Paşa Konağı’nın yağlı boya tavanları çoktan duman ve kül olmuştur. Tahtakuruları da yanmıştır. Yatağım, yorganım, gözyaşım yanmıştır. Havuzlar yanmıştır. Yapraklarını kışın dökmeyen ağaçlar yanmıştır. Anılar, anılar yanmıştır. Yanmış oğlu yanmıştır. Beni bugüne getiren kitaplar yanmıştır."
"Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor."
2. Füruzan (1932–2024) – Parasız Yatılı
1971 yılında yayımlanan ve ertesi yıl Füruzan’a Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazandıran ilk kitabı Parasız Yatılı, 12 öyküden oluşur. Kitaba adını veren öykü; kocasını kaybetmiş yoksul bir anne ile sekiz yaşındaki kızının tek kurtuluş umudu olan parasız yatılı sınavına gidişini anlatır. Füruzan’ın yedi yaşında babasını kaybetmesi ve maddi imkânsızlıklar yüzünden ilkokuldan sonra örgün eğitimini sürdürememesi, metindeki otobiyografik damarı besler. Çöken burjuva aileleri, göçmenler ve sınıf duvarlarına çarpan kadınlar, acındırmaya kaçmayan duru bir dille aktarılır.
Kitaptan Alıntı (Parasız Yatılı):
"Annesi işe başlayınca onun ismi 'bizim hastanedeki işimiz' oldu. İlk evden ayrılacağı gece tahin helvası aldılar bakkaldan. Peynirle tükenmez yaptılar, masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. Bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın, korkusuzluğun anısıydı. Niçin babasını hep yaşatacak sanmışlardı? O da ölecek gibi görünmüyordu. Öyle dürüst öyle kesin bir adamdı ki, ölümün sinsiliği ona hiç gölge düşürmemişti. Evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup yerleşmişti odalarına. 'Yaşlı değildi' demişti annesi. Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı? Muşambalarını annesi gereksiz yere bir iki kez silmişti. Tükenmez tabağındaki peynirlerin cızırtısı dinmemişti. Tahin helvasının şekeri gevşemiş, pürüzleniyordu."
3. Bilge Karasu (1930–1995) – Göçmüş Kediler Bahçesi
Çağdaş Türk edebiyatının en titiz dil işçilerinden Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi’ni bir "masal kitabı" olarak tanımlar. Kitap; Avından El Alan, Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam, Bir Ortaçağ Abdalı, Korkusuz Kirpiye Övgü, Yengece Övgü, Yağmurlu Kentin Güneşçisi, Dehlizde Giden Adam, “Usta Beni Öldürsen E!”, Bizim Denizimiz, İncitmebeni, Alsemender, Bir Başka Tepe, Masalın da Yırtılıverdiği Yer adlı on iki metin ile bu metinlerin arasına parçalar halinde yerleştirilmiş on üçüncü anlatı olan Göçmüş Kediler Bahçesi’nden oluşur.
"Kedi sever gibi sevmemeliyiz sevdiklerimizi" diyen Karasu, bu öykülerde sevginin mülkiyete dönüşmesini, sanatçı-çırak ilişkisini ve ölümle yaşam arasındaki ince ipi sorgular.
Kitaptan Alıntı (Usta Beni Öldürsen E!):
"Her gösteriden önce mahallede kapı altlarından attıkları, kahvelere, kıraathanelere bıraktıkları, sokaklarda dağıttıkları el ilanlarının birer örneğini, her gece eve döndükten sonra özenle özel sandığına yerleştiren ustası, bir gece artık yetiştin, usta cambaz oldun, bu işi sana bırakıyorum, dediğinde, bu sözlerin gönül okşayıcılığını bir yana iterek, bunlar da anı değil mi sanki usta, diye soracak olmuştu da, ustası kükremiş, yetişememişsin daha, diyerek onu bir sıkı paylamıştı. Bunlar anı değil, ipimizden artakalacak tek im; yaşayışımız, yaşadığımız, yaşantılarımız düpedüz, demişti. Her günle, her gösteriyle sırtımıza biraz daha binen ölümün yükü, bu sandığı artık kaldırıp taşıyamadığımız gün, tamam olacak, bizi çökertecektir, bunu iyi bil; bunlarda sen varsın, ben varım; yaşadığımızı gösterecek, başkasına olsun, bize olsun, gösterecek bir şey var mı elimizde, bu kağıt yığınından başka?"
4. Refik Halit Karay (1888–1965) – Memleket Hikayeleri
Türk öykücülüğünü İstanbul sınırlarından çıkarıp Anadolu coğrafyasına taşıyan ilk büyük duraklardan biri Memleket Hikayeleri’dir. Yazarın Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik’teki sürgün yıllarının gözlemleriyle 1919’da yayımlanan kitap, on sekiz öykü içerir. Memurlar, kasaba eşrafı, müezzinler, jandarmalar ve dışlanmış kadınlar süslü bir dilden uzak, konuşma Türkçesinin kıvraklığıyla çizilir. Özellikle taşra bürokrasisinin ve toplumsal acımasızlığın ortasında eriyen Yatık Emine, edebiyatımızın en sarsıcı karakter portrelerinden biridir.
Kitaptan Alıntı (Yatık Emine):
"Sıkı sıkı yüzüne çekip çenesinin altından iğnelemiş olduğu, üzeri mor ve beyaz dallı yazma peçesinin arkasında gözlerinin canlılığı, dikkatli dikkatli baktığı fark olunuyor, bu gergin tülbendin bastırdığı burnunun ucu da beyaz, toparlak bir benekle yüzünün tam ortasında göze çarpıyordu. Sabri şimdi yan gözle onu tedkik ediyordu; fakat o kadar kapalı, o kadar şekilsizdi ki insana ne iğrenme ne beğenme hiçbir his vermiyordu. Ökçeleri çarpık, uçları kalkık yamru yumru ayakkapları toz içindeydi; çarşafının kumaşı da yer yer akmış ve buruşmuştu."
5. Haldun Taner (1915–1986) – Ayışığında “Çalışkur”
1954’te yayımlanan Ayışığında “Çalışkur”, Türk edebiyatında üstkurmaca ve çoğul bakış açısı tekniklerinin en erken ve en parlak örneklerindendir. Dört bölümden oluşan bu uzun öykünün ilk bölümünde, lüks Çalışkur Apartmanı’nın yakınındaki arsada el ele tutuşup gelecek hayalleri kuran yoksul ve dürüst bir genç çift ile apartman dairelerinin ardında dönen rüşvet, aldatma, şantaj ve ikiyüzlülük yan yana verilir. Gece sonunda karakola düşenler ise apartmanın "saygın" sakinleri değil, dışarıdaki genç aşıklar olur.
Asıl biçimsel devrim ikinci ve üçüncü bölümlerde gerçekleşir: Taner, ilk öyküyü okuyan apartman sakinlerinin yazara gönderdiği öfkeli mektupları ve raporları metne dahil eder; ardından üçüncü bölümde öyküyü okurların "ahlak ve iyimserlik" taleplerine göre baştan aşağı sansürleyip çarpıtarak yeniden yazar.
Kitaptan Alıntı:
"Ayışığında Çalışkur yazarı insanları sevmiyor. Yazı masasına otururken belki yumuşar diye kalbini çıkarıp bir kenara bırakıyor. Sade kafası ve yıkıcı hümoru ile yazıyor. Halbuki ben kalemini çirkefe değil, insan sevgisine batırıp yazanların yazdıkları yazıları severim. Her sahife ılgıt ılgıt insan sevgisi kokmalı. Ayışığında Çalışkur yazarı susulması, örtülmesi gereken en çiğ gerçekleri önümüze sermekle, Erdal’ın büyükbabasına yorduğu teşhirciliği asıl kendisinin yaptığının farkında değil mi acaba?"
6. Onat Kutlar (1936–1995) – İshak
Onat Kutlar’ın henüz 23 yaşındayken yayımladığı tek öykü kitabı İshak (1959), dokuz öyküsüyle 1960 Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü’nü kazandı ve 1950 Kuşağı öykücülüğünün mihenk taşlarından biri oldu. Tekdüze taşra ve aile yaşantısından bunalan bireylerin çekingen ama derinden gelen kaçış arzusu, masalsı ve şiirsel bir atmosferle anlatılır.
Eleştirmen Fethi Naci, kitabın özgünlüğünü şöyle tarif eder:
"O yılların tanınmış hikayecileriyle, daha sonra hikaye kitabı yayımlayan hikayecilerle en küçük bir benzerliği yok. İshak, uzakta bir başına duruyor – bir ada gibi. Çünkü Onat Kutlar, doğup büyüdüğü Gaziantep’i yazarken, Gaziantep hikayelerini yazarken, gönlünce bir Gaziantep yaratmış, kendi Gaziantep’ini; yeniden yarattığı kendi Gaziantep’i içinde yarattığı kişilerle, olaylarla kendine özgü, gizemli bir dünya kurmuş..."
Kitaptan Alıntı (Çatı):
"'Evet!' diye bağırdım. Ev başını almış gidiyordu. Tavandan sular akıyor, odadakilerin didişken, şaşkın, öfkeli bakışları; duvarlar, duvarlardaki halılar, halıların altına gizlediğimiz çatlaklar ve gizlediğim nice kirli, eski şeyler; saatler, radyo, gergin kumaşa iğrenç konuşmalardan sinen o sürekli titreme, sedirler, yataklar, yatakların görünmez yerlerine eklenmiş çirkin, pis kalıntılar, her şey, her şey o serin sularla yıkanıyor, arınıyordur."
"Yeni alınmış, bomboş, ak defterin ya da çıkmaya hazırlandığım bir yolculuğun o sevimli kaygan dili geçti içimden. Hemen çekip gitmek, çekip gitmek, çekip gitmek… Kalktım, bir bardak su içtim."
7. Leyla Erbil (1931–2013) – Gecede
Leyla Erbil’in 1968 tarihli ikinci öykü kitabı Gecede, yedi öykü boyunca aile, evlilik, cinsellik, sadakat ve burjuva ahlakını yerleşik tabuları sarsacak bir açıklıkla masaya yatırır. Geleneksel anne ve eş rollerine sıkıştırılan kadınların karşısına sorgulayan, öfkeli ve uzlaşmaz kadın karakterler çıkarır. Erbil, içerikteki bu başkaldırıyı biçime de taşır; standart imla kurallarını reddederek "virgüllü ünlem" ve "virgüllü soru" gibi kendi noktalama işaretlerini üretir. Kitaptaki Vapur öyküsü, simgesel dili ve otobiyografik çağrışımlarıyla dikkat çeker.
Kitaptan Alıntı (Vapur):
"Vapur kimi günler kımıldamadan, şuraya buraya demirliyor, orkoz’un doğrultusuna göre yanını, önünü vererek halka, geçkin bir kraliçe denli süzülerek de seyrettiriyordu kendisini. Kimi vakit de, neden olduğu bilinmez, kıyı kıyı tutturuyordu suları, biz buna vapurun düşünmesi diyorduk, şöyle bir durur, bakınır, gözüne bir yerleri kestirir, oraya biriken halka doğru sokulur, fırdolayı döner, burnu üstüne dikilir, eteklerini kaldırır, kıçını gösterir, havada kalan pervanesiyle dalbüken yelini döver takır takır, halkın korkulu çığlıklarını sonuna dek dinler, sonra gene suya, karnı üzerine atardı kendisini – bu anlarda yaramazlık yaptığımda beni korkutmak için biraz da gerçekten çıldıran annemi anımsatırdı."
8. Oğuz Atay (1934–1977) – Korkuyu Beklerken
1975’te yayımlanan Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar romanlarında kurduğu ironik, parçalı ve trajikomik dünyayı öykü formuna taşıdığı tek hikaye kitabıdır. Beyaz Mantolu Adam, Unutulan, Demiryolu Hikayecileri – Bir Rüya ve kitaba adını veren Korkuyu Beklerken gibi sekiz metinden oluşur. Gizli bir örgüt tarafından aldığı esrarengiz bir mektup yüzünden kendini eve hapseden anlatıcının paranoyası üzerinden, modern Türk aydınının toplumla kuramadığı bağ ve içsel yalnızlığı keskin bir mizahla işlenir.
Kitaptan Alıntı (Korkuyu Beklerken):
"Korkuyorsan, neden bu kadar uzakta yaşıyorsun şehirden? Neden üç evli sokağın en ucundaki evde oturuyorsun? Son kaldırım taşından bile elli beş adım ötede ne işin var? Garip kaderime gülümsedim; aynaya bakarak tabii. Tatlı bir gülümseme. Eski neşemi kaybetmediğimi göstermek için. Sonra durgunlaştım. Neden? Unuttum. Dur, hayır; unutmadım. Yalnız kaldıkça, yalnız kalmaktan korktukça… Aynadan uzaklaştım; fakat, biliyordum, böyle bir düşünceydi. Köpekler sinirimi bozdu, şimdi kendime gelirim. Buldum: Yalnız kalmaktan korktukça yalnızlığım artıyor. Bu sefer gerçekten gülümsedim. İster görün, ister görmeyin; gülümsedim işte."
9. Yaşar Kemal (1923–2015) – Sarı Sıcak
İnce Memed ile dünya çapında üne kavuşmadan önce Yaşar Kemal’in 1952’de yayımladığı ilk öykü kitabı Sarı Sıcak, Çukurova’nın kavurucu sıcağında yoksulluk, sıtma, ağalık düzeni ve doğa koşullarıyla boğuşan insanların direncini anlatır. Kitapta yer alan Bebek öyküsü, yazarın yurt dışında (önce Fransızcaya, ardından İngilizce, Rusça ve İtalyancaya) çevrilen ilk eseri olma özelliğini taşır.
Kitaptan Alıntı (Bebek):
"Bir hafta yataktan kalkamadı. Zala, dedim, bu böyle olmaz. Bu gidişle iyileşemezsin, ölürsün böyle olursa, dedim, aç susuz, kuru içerde… Yüzü de mum gibi olmuştu. Sapsarı, kemikleri çıkmıştı. Beklerim başında, dedim. Götürürüm doktora daha olmazsa. Sana canım da kurban, malım da, dedim. Ağladı, sızladı. Sabahtan iyi olurum, dedi. Saldı beni gene çalışmaya. Kaldı içerde, karanlıkta, Zeki Bey’in ahırlığında, tek başına, aç susuz, sersefil… Ağa olmasa zar zor onu kandırırdım ya, Ağa bela."
10. Vüs’at O. Bener (1922–2005) – Dost – Yaşamasız
1950 yılında New York Herald Tribune ve Yeni İstanbul gazetesinin düzenlediği yarışmada ödül alan Dost öyküsüyle edebiyat dünyasına giren Vüs’at O. Bener, 1952’de Dost’u, 1957’de ise Yaşamasız’ı yayımladı (daha sonraki baskılarda iki kitap birleştirildi). Oğuz Atay’ın yakın dostu olan ve Tutunamayanlar’daki Süleyman Kargı karakterine ilham verdiği bilinen Bener; süsten arındırılmış, kesik cümleli, acımasız dürüstlükteki iç konuşmalarıyla yalnız öykücüleri değil İkinci Yeni şairlerini de derinden etkiledi. Kitaptaki Havva öyküsü, çocuk bakış açısıyla kurulan en çarpıcı kötülük ve masumiyet metinlerinden biridir.
Kitaptan Alıntı (Havva):
"Benim saçlarım yumuşak. Havva’nın saçları keçe gibi. Annem ustura ile iki defa kazıttı saçlarını uzasın diye, ama uzamadı, kısa kaldı. Burnu da öyle biçimsiz ki! Yamyassı. Tıpkı okul kitabımızdaki maymunun burnuna benziyor burnu. Hiç sevmiyorum onu. Pis, hırsız.
Annem, bugün onu bir temiz dövdü. Tabii döver. Misafir odamızdaki güzelim halımızı kesmiş. Deli mi ne? Annem: 'Kız niye kestin halıyı?' dedi. O: 'Kuş var halının içinde', dedi. 'Beyaz kuş. Onu çıkartacaktım.' Gördün işte kuşu. Bir 'Töbe töbe ana' bellemiş, onu söyler."
11. Tomris Uyar (1941–2003) – Yürekte Bukağı
Arka kapağında "Bukağı: Ağır ceza yükümlüsünün kaçıp kurtulmasını engellemek için ayağına vurulmuş pranganın ucundaki demir halka" tanımıyla açılan Yürekte Bukağı (1979), Tomris Uyar’ın dördüncü öykü kitabıdır ve 1980 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazanmıştır. Toplumsal gerilimin doruğa çıktığı 1970'lerin sonlarında kaleme alınan bu öykülerde Uyar; küçük burjuva evliliklerindeki görünmez prangaları, yarım kalmış konuşmaları ve insanların birbirine değmeden geçen yalnızlıklarını incelikli ayrıntılarla yakalar.
Kitaptan Alıntılar (Ayşe Haklı ve Süt Payı):
"O kızı – hani Zeren miydi neydi adı – tuttun mu sen? Kocasından daha sıcakkanlı, orası öyle ama kocası da bıkmıştır çenesinden. Çok konuşuyor canım. Tatlı konuşuyor diyeceksin ama bıktırır bıktırır… Sen beğendin, anladım. Bir ara ağzının içine düşeceksin sandım. Şey sanma. Kocası kıskanır diye korktum, yoksa ben." (Ayşe Haklı)
"Cam silen kadınlar, eteklerini bacaklarının arasına sıkıştırırlar Ahmet geçerken. Bakmaz ki o. Sesinden yanılırlar, ikirciklenirler, gençliğini kıskanırlar. Bilmezler ki Ahmet’in koru içinde yanar, dışarı sızmaz: kendi için, kendiliğinden. İçimizle besliyoruz dünyayı be!" (Süt Payı)
12. Memduh Şevket Esendal (1883–1952) – Ev Ona Yakıştı
Türk edebiyatında Çehov tarzı durum (kesit) öykücülüğünün kurucu ismi kabul edilen Memduh Şevket Esendal, "Ben insanlara yaşamak için ümit ve neşe veren yazarlardan hoşlanırım" anlayışıyla yazar. Yazarın bütün eserleri dizisi içinde yer alan Ev Ona Yakıştı, esnafı, memuru, ev kadınını, çırağı ve mahalle kahvesi müdavimlerini "edebiyat yapmayan" konuşma diliyle anlatır. Büyük trajediler yerine hayatın sıradan bir kesitini alır ve okuru gülümseyen bir dinginlikle baş başa bırakır.
Öyküden Kesit (Ev Ona Yakıştı):
Ev meselesi sonunda Silgioğlu’nun canına tak ettirir. Başına dert olan bu evden kurtulmak için eski kiracısı Binbaşı Ali Bey’in yanına gider ve evini yarı fiyatına ona satar. Üzerinden dağ gibi bir yük kalkan Silgioğlu’na kahve arkadaşları evi ucuza kaptırdığı için laf edecek olduğunda onları hemen susturur: "Hiç yazık etmedim… Herifçioğlu yapmayı da biliyor, oturmayı da! Ev, ona yakıştı."
13. Orhan Kemal (1914–1970) – Önce Ekmek
1969 yılında hem Sait Faik Hikaye Armağanı’nı hem de Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü’nü aynı anda kazanan Önce Ekmek, Orhan Kemal’in romancılığı kadar öykücülükteki ustalığının da zirvesidir. Kitaptaki 17 öykünün sekizinde başkahraman çocuklardır (Önce Ekmek, Bir Çocuk, Üçüncü, Tarzan, Coni, İncir Çekirdeği, Elli Kuruş). Kenar mahallelerde, fabrikalarda ve soğuk odalarda ekmeğin peşinde koşan insanların kavgası, Orhan Kemal’in alametifarikası olan hızlı diyaloglar ve sarsılmaz yaşama direnciyle anlatılır.
Kitaptan Alıntı:
"Yorganın altında sıcak gözyaşları dökerek gecelerce dinlemişti. Dışarda karlar savrulur, acı rüzgar kendini yerden yere çalar.. Sonra baharlar gelir.. Evde gecelerce süren bu atışma değişmezdi. Annesi sızılı, kalbi pır pır, gözlerinden kara kara gölgeler uçuşan dermansız kadın, nasıl giderdi el kapılarının çamaşırına, yemeğine, söküğüne dikiğine.."
"Kirası aylarca ödenmeyen evin sokak kapısı çalındı. Ayten anladı. Fırladı sedirden koştu kapıyı açtı. Babasıydı. Şarap kızılı vurmuş ablak, koskocaman yüzüyle öfkeli girdi içeri. Bakmadı bile yüzüne kızının."
14. Cemil Kavukçu (1951– ) – Uzak Noktalara Doğru
Öykü dünyasını Sait Faik’in bireysel duyarlılığı ile Orhan Kemal’in toplumsal gerçekçiliğinin kesiştiği noktada kuran Cemil Kavukçu, 1995 tarihli Uzak Noktalara Doğru kitabıyla 1996 Sait Faik Hikaye Armağanı’na değer görüldü. "Çocukluğunuzdan bir kez ayrıldınız mı, ömrünüzün kalan bölümü gurbettir artık. Sıla özlemi çeker gibi çocukluğunuzun özlemini çekersiniz" diyen yazar; kasaba kıstırılmışlığını, meyhane ve mahalle dostluklarını, tutunamayan kenar insanlarının iç hesaplaşmalarını işler.
Kitaptan Alıntı (İllaki):
"Paran çıkışacak, çünkü daha boş torbalarla dükkanın önünden geçerken bunu kafana koymuştun ve şarap parasını artırmak için pazarın altını üstüne getirdin. Üç oradan kırptın, beş buradan. Ucuzunu aradın. Sebze yığınlarında eşelenip naylon bir leğene patlıcanları, hıyarları, biberleri seçmeye çalıştın. Neden? Seçmece satılan yığınlar daha ucuz da ondan (gözünün biri kısılmış, işaretparmağın şakağında) doğru mu değil mi? Aslında Mahir Abi, haklısın. Haklısın da kapıdaki o duruşun, ince keskin ve irkiltici ıslığın…"
15. Ferit Edgü (1936–2024) – Doğu Öyküleri
Türk edebiyatında küçürek (minimal) öykü denince akla gelen ilk isim olan Ferit Edgü, "Sevgili dostum Onat Kutlar’ın anısına" ithafıyla açılan Doğu Öyküleri’nde (1995) Hakkâri’de yedek subay öğretmen olarak geçirdiği yılların izlerini taşır. Karın yolları kapattığı dağ köylerinde yalnız kalan batılı öğretmenler, yurdunu terk eden Süryaniler, töre cinayetleri, mağaralarda yaşayan yoksul köylüler ve "Tanrı'nın bu dağ başında işi ne?" sorusu, tek bir fazla sözcüğe yer bırakmayan keskin diyaloglarla aktarılır.
Kitaptan Alıntı (Pusula/sız):
"Elimde pusula, soruyorum:
– Nereye gidiyoruz Ramazan?
– Köye.
– Köyün yolu burdan değil ki.
– Artık köyün yolu yok Hoca. Kar kapadı köyün yolunu. Yaza değin köyün yolu diye bir şey yok.
– Öyleyse nasıl gideceğiz köye?
– Yeni bir yol açarak. Şu anda yaptığımız da bu.
– Ama sen yanlış yönde açıyorsun yolu.
– Sen elindeki pusulaya bakma Hoca, beni izle.
– Ama yanlış yoldasın Ramazan.
– Öyleyse beni bırak, pusulayı izle. Ya da kendi yolunu kendin aç."
16. Sabahattin Ali (1907–1948) – Sırça Köşk
Sabahattin Ali’nin 1947 yılında yayımlanan ve hayattayken basılan son kitabı olan Sırça Köşk, 13 öykü ve 4 masaldan oluşur. Portakal, Beyaz Bir Gemi, Katil Osman, Böbrek ve Cankurtaran gibi öykülerde köylünün, işçinin ve bürokrasi çarkında ezilen küçük insanın çaresizliğini yalın bir gerçekçilikle anlatır. Kitabın son bölümünde yer alan dört yetişkin masalı (Bir Aşk Masalı, Devlerin Ölümü, Koyun Masalı ve Sırça Köşk) ise iktidar-halk ilişkisini keskin bir alegoriyle ele alır; nitekim kitap yayımlandıktan kısa süre sonra Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılmıştır.
Kitaptan Alıntı (Sırça Köşk):
"Halk sırça köşkün enkazını çabuk temizlemiş, dünyada onsuz da yaşanabileceğini anlayarak eski hayatına dönmüş, işini yine arasından seçtiği adamlara gördürmüş, ama sırça köşkün kötü hatırasını uzun zaman zihninden çıkaramamış. İhtiyarlar çocuklarına ondan bahsederlerken, şu nasihati vermeyi unutmazlarmış:
'Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.'"
17. Ahmet Hamdi Tanpınar (1901–1962) – Abdullah Efendi’nin Rüyaları
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1943 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı Abdullah Efendi’nin Rüyaları (ikinci ve son öykü kitabı 1955 tarihli Yaz Yağmuru’dur), beş uzun öyküyü bir araya getirir: Abdullah Efendi’nin Rüyaları, Geçmiş Zaman Elbiseleri, Bir Yol, Evin Sahibi ve Rüyalar. Tanpınar, dış dünyadaki olaylardan çok rüya ile uyanıklık arasındaki bulanık eşiği, zamanın parçalanışını ve insanın kendi benliğiyle yabancılaşmasını işler. Kitaba adını veren ilk öyküde Abdullah Efendi’nin bir gece boyunca yaşadığı iç bölünme, Türk öykücülüğünde psikolojik tahlilin en derin örneklerinden biridir.
Kitaptan Alıntılar (Abdullah Efendi’nin Rüyaları):
"Bilmem sizde de böyle midir; yolculuk benim üzerimde daima iyi ve unutturucu bir tesir yapar. Istıraplarımızın, üzüntülerimizin mekanla yahut hayatımızın tabii muhitiyle sıkı bir alakası olsa gerek."
"Zaten hayat dediğimiz bu kapalı dairenin asıl mucizesi, bu alışmak değil miydi? En sevdiğimiz mahlukları bile kaybetmeğe alışmıyor muyuz?"
"Bizi yalnız bir tek şey kurtarabilirdi: Kurduğumuz hülyaların, ümitlerimizin iflası."
18. Nezihe Meriç (1925–2009) – Bozbulanık
Cumhuriyet dönemi Türk öykücülüğünde kadın yazarların önünü açan en güçlü kalemlerden Nezihe Meriç, 1953 yılında Seçilmiş Hikayeler Dergisi Yayınları’ndan çıkan ilk kitabı Bozbulanık ile edebiyat dünyasında büyük yankı uyandırdı. Bilinç akışı ve iç konuşma tekniklerini şiirsel bir dille birleştiren Meriç; orta sınıf aile düzeninin kuralları arasında boğulan, kalabalık caddelerde veya taşra akşamlarında kendi sesini arayan genç kadınların iç sıkıntısını anlatır.
Kitaptan Alıntı (Bozbulanık):
"Ama şehrin ortasında bir kurulu düzen var ki, onlara karşılık dengi dengine işleyip duruyor. Orta halli ailelerin kurduğu bu düzende herkesin, bacası tüten, kapısı çalınan, ocağı kaynayan bir evi var. Anneler, babalar, çocuklar ne olursa olsun da aman ocak sönmesin diye çalışıyorlar. Yalnızlar geliyor... Onları gözlerinden bilirim. Kalabalık caddelerde, ıssız kar yollarında, dairelerin loş koridorlarında... Nerede rastlarsam rastlayayım hemen tanırım."
"Yazık oldu. Hayatı bu kadar anlamamalıydık..."
19. Sevim Burak (1931–1983) – Yanık Saraylar
Türk edebiyatının en ayrıksı ve avangart metinlerinden biri olan Yanık Saraylar (1965), Sevim Burak’ın yayımlanan ilk kitabıdır ve altı öyküden oluşur: Sedef Kakmalı Ev, Ah Ya Rab Yehova, Yanık Saraylar, Büyük Kuş, İp ve Pencere. Kuzguncuk’ta Yahudi bir anne ile Türk bir babanın çocuğu olarak büyüyen Burak; eski konakların, azınlık ailelerinin, kutsal kitap ritmini andıran tekrarların ve eşyaların arasında sıkışmış kadınların dünyasını anlatır. Tirelerle bölünen cümleleri ve sayfa ortasında büyüyen büyük harfleriyle dili görsel bir sahneye dönüştürür.
Kitaptan Alıntılar (Yanık Saraylar ve Pencere):
"Çantasında belgeleri- Tapu senedi - Makinenin başına oturdu - İşe başlamadan evvel. Bir dakika için kendini düşündü 'SEVGİLİ KENDİM' Yazdı- Dudaklarında acı bir gülümseme.- Uğraş düzeninin aynalarında kendine baktı-Gerçekten O, KENDİSİ… Hiç değişmemiş YİRMİ YILIN DAKTİLOSU İstemli insanların soyundan- Karanlıkta kalmış kadın yüzü – Boyasız – Sevisiz - Ölümsüz…" (Yanık Saraylar)
"İki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum. Belki de etmez. Ne düşündüğünü bilmiyorum o’nun." (Pencere)
20. Sevgi Soysal (1936–1976) – Tante Rosa
Sevgi Soysal’ın 1968’de yayımlanan ve kendi Alman teyzesi Rosel’in hayatından esinlendiği Tante Rosa, birbirine bağlanan 14 öyküden oluşur. Çocukluğunda okuduğu bir dergi haberinden etkilenip at cambazı olmayı kafasına koyan, rahibeler okulundan evliliğe, kocasını ve çocuklarını terk etmekten tezgâhtarlığa kadar girdiği hiçbir kalıba sığamayan Bavyeralı Tante Rosa’nın trajikomik yenilgileri anlatılır. Soysal, "başarısız" sayılan bir kadının inatçı direnişi üzerinden aile, kilise ve burjuva ahlakını keskin bir ironiyle teşhir eder.
Kitaptan Alıntı (Tante Rosa At Cambazı Olamadı):
"Tante Rosa onbir yaşındayken, «Sizlerle Başbaşa» adlı haftalık aile dergisinde, Kraliçe Victoria'nın süvari giysileriyle çekilmiş fotoğrafının altında yazılı şu haberi okudu:
«Kraliçe Victoria 18 yaşında, kraliyet süvari birliğini teftiş etti. Sayın kraliçe teftiş sırasında günün modası olan asker şapkası, mahmuzlu çizmeler ve üniforma biçimi elbisesiyle herzamanki gibi vatandaşlarının ve süvari birliğinin gönüllerini fethetti.»
Tante Rosa, bu gönülleri fethetti sözcüğünü, resimde görünen atlarla birlikte belleğine yerleştirdikten kısa bir süre sonra at cambazı olmaya karar verdi."
21. Adalet Ağaoğlu (1929–2020) – Yüksek Gerilim
Romanlarıyla olduğu kadar öyküleriyle de edebiyatımıza damga vuran Adalet Ağaoğlu’nun 1974’te yayımlanan ilk öykü kitabı Yüksek Gerilim, 1975 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazandı. Kitapta yer alan dokuz öykü (Yüksek Gerilim, Adi Suçlu, Duvar Öyküsü, Yol, Özgürlükçü, Sen de Sor, Yasemin İşçileri, Bileyici, Gün Üç Dakika), köyden kente göçün, Almanya’ya işçi gidişlerinin, sanayileşme sancılarının ve toplumsal gerilim hatlarının ortasında kalan bireyin iç sesini çok katmanlı bir kurguyla yansıtır. Kitaba adını veren öyküde yüksek gerilim hattında çalışırken akıma kapılıp ölen Kadir’in hikayesi, dönemin toplumsal panoramasını tek bir trajedide toplar.
Kitaptan Alıntı (Yüksek Gerilim):
"Yağmurlar dindi. Ovanın böğründeki hafif eğimli toprak kanallar, tarlalarda biriken fazla suyu denize akıttı; akıntı, kıyılarında sivrisineklerini ve kurbağalarını çoğalttı..."
Sıkça Sorulan Sorular (SSS)
Türk edebiyatında öykü okumaya hangi kitapla başlanmalı?
Öykü türüne yeni adım atan okurlar için Memduh Şevket Esendal’ın yalın konuşma diliyle yazılmış durum öyküleri (Mendil Altında, Ev Ona Yakıştı), Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk’ü, Refik Halit Karay’ın Memleket Hikayeleri ve Füruzan’ın duygusal derinliği yüksek Parasız Yatılı kitabı en akıcı başlangıç noktalarıdır.
Olay öyküsü ile durum öyküsü arasındaki fark nedir?
Olay (Maupassant tarzı) öyküsü, serim-düğüm-çözüm planına ve merak unsuruna dayanır; Türk edebiyatında Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay ve Sabahattin Ali bu kolun en güçlü temsilcileridir. Durum (Çehov tarzı) öyküsü ise çarpıcı bir olay örgüsü yerine günlük yaşamdan bir kesiti, atmosferi ve insanın ruh halini merkeze alır; öncüleri Memduh Şevket Esendal ve Sait Faik Abasıyanık’tır.
1950 Kuşağı öykücüleri kimlerdir?
Türk öykücülüğüne varoluşçuluk, soyutlama, bireyin iç sıkıntısı ve biçimsel yenilikler getiren 1950 Kuşağı’nın başlıca temsilcileri arasında Ferit Edgü, Onat Kutlar, Bilge Karasu, Leyla Erbil, Vüs’at O. Bener, Nezihe Meriç ve Demir Özlü yer alır.