New fiction from the community
Yaz demek Çukurova’da fakir fukara için çalışmaktı, nafaka toplamak, rızık aramaktı.
Şansı yaver gitmeli bu hayatta.
Yaşanmışlıkların, yarım kalmış hayallerin ve kimseye anlatılamayan acıların öyküsü...
"İnsan kendi içindeki kaosu düzenlemeye çalıştıkça, dışarıdaki dünyayı darmadağın eder. -nietzche"
Kendi dünyasını yaratan küçük bir kız çocuğu, kitaplarıyla çok mutlu…
Eski gelinlerin çilesi bitmez
sessiz sedasız tanıksız imkansız ve hayali bir aşkın öyküsü
Birkaç hamsi kokusunun insanı geçmiş ile gelecek arasında köprüye çevirmesi. Geçmiş ne yalnızca güzellenecek ne de karalanacak; her hatırada sıcaklıkla kırgınlık yan yana duracak.
Sokakta oynayan çocukları o anda bir heyecan sardı. İçlerinden biri: -Cadı geliyor kaçınnnnnn diye bağırınca hepsi başka yönlere koştular.
Explore narratives with images and video
Yaz demek Çukurova’da fakir fukara için çalışmaktı, nafaka toplamak, rızık aramaktı. Seksenli yıllara kadar gelmiş düzeni bozuk sistemi süre gelmiş alışkanlığını bir türlü değiştirmiyor aksine koruyordu hala. Ve öyle oldu da biz ötekiler için. Sabahları evin önündeki caddede insan seli birikir akar da akardı. Sağda solda homurdanarak parkeden bekleyen veya giden kamyon katarları ve bağrışarak telaşla koşuşturmayla bu kamyonlara binmeye çalışan ötekilerle dolup taşmaktaydı Yaşar Kemal’in toprakları. Yer yer irili ufaklı insan grupları ve başlarında bu zavallı ötekileştirilmişlerden nemalanan aç paragöz “ elçi” denen toprak ağalarının yardakçıları bulunurdu. Bu elçiler hem ağalardan hem de çalışmaya muhtaç insanlar üzerinden haksız pay çalardı, çalışmadan, emek sarf etmeden, ter dökmeden günlük kazançlarından. Her gün kan ter içinde tarla çapasında, ürün toplamada, toprak sulamada ve daha nice işlerde ırgat olarak çalıştırılan bu insanlar ağalarla anlaşmış elçiler tarafından daima sömürülmekteydi. Hak ettiği ücretin çok altında hem de günde on iki, on üç bazen de yerine göre on beş saat üstelik üzerinde elçi başının adı yazılı çalışanların adına “bilet” dedikleri bir kâğıt kupon karşılığına canlarını dişine takıp tırnak araları kan belleri bükük vaziyette günü tamamla dönerlerdi evlerine ırgatlar. Aç gözlü elçiler ağalardan aldıkları yüklü paraları Yaşar Kemal’in naçar ötekilerine sözüm ona utanmadan verirlerdi haklarını kendi usulünce. Üstünde adı yazılı elçi ırgata günlük verdiği biletler yirmi, otuz adet birikince bin bir nazla azar azar, ya da üç, beş bileti bölük pörçük halde paraya çevirip verirdi ırgata hak ediş dediği parasını. Ve bu sürüye bende yokluk belimi bükünce ister istemez katıldım çaresiz. Hem de zaman beni gönüllü yazdırmıştı kitabesine. Akşamdan annem öğlen yemeği için bir cam kavanoza sulu yemek, kahvaltı ve sebzelerden oluşan bir yolluk hazırladı. Ertesinde geceden sıkılıp buğulu nemli sıcak bir sabaha eşlik etmek için uyandım saat beş gibi daha yelkovan uyanmadan. Henüz çalıştığı simitçi fırınını açmamıştı evimizin köşesindeki “Tefşino” adlı Mardinli çocuk. İşçiler dahi birer ikişer gelmiş dükkân kepengine kafasını dayamış yarı uyuklar haldeydi. Benden evvel kalkan annem yolluğumu hazırlıyordu beni uyandırmaya kıymaya kıymaya. Çok zordu tarlalarda ırgat olarak çocuk yaşta çalışmak, ama hayat acımıyordu işte. Karmam daha evvel öğrenilmeden kalan dersleri bir an önce yaşatıp bir üst öğretilere geçmeye çabalıyordu sonunda. Giyinip anneme dışarıda bekleyeceğimi söyleyerek simit fırınının köşesinde ana caddeden bin bir küfürle yaşlanmışlıklarına bakmaksızın onları delicesine hor kullanan ve şoförlerine küfürlerini homurtularla serzenişçe belli eden kamyonları izleyip başladım saymaya. Gün ağarmış yine ortalık savaş alanına dönerken başında siyah eski bir şapka bulunan şalvarlı bir elçinin cılız sesli onayıyla kamyonun bir köşesine sinmiş yarı uykulu elimdeki azığımızla yol aldık bilinmeze şafakla. Koca kamyon dolduruyordu terkisini kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç demeden. Kuyrukları soğuktan kıçına sıkışık sokak itleri ıssız yerlerde rahatsızlığın bahanesiyle ha bire saldırıyordu yolların aşındırdığı kamyon lastiklerine. Geçtiğimiz yol üstlerinden alaza tutulmuş buram buram ekmek kokuları aç midelerden evvel istila ediyordu burunları. İki çeyrek saat yol aldıktan sonra bir yol üstünde nihayet durunca üstümüzdeki kamyon rüzgârı da kesildi istemeden. Başımı kaldırıp baktığımda sabahçı bir ekmek fırınının önünde koşuşturuyordu kucakları sıcak ekmekle dolu insanlar. Fırın ise bağrını odunla beslemiş ağzı alev alev yanan kapısından ekmekten evveli kokusunu yayıyordu etrafına sadistçe. Şoförle birlikte ön tarafa kurulmuş olan elçi başı gıcırtıyla açtığı kamyon kapısından atladı kısacık cılız şalvarlı boyuyla. Evvela otuz kırk tane sıcak ekmek siparişle yüz metre mesafeyle yandaki bakkaldansa iki kilo zeytin, üç kilo beyaz peynir, bir o kadar da helva satın alıp kamyon kasasına çıkarak kahvaltı ikramı bizden diyerek sundu bizlere. Kamyon daha harekete fırsat bulamadan ekmekler pay edilip sunulan kahvaltı büyük bir nimet sayılarak yenildi elçi başıyla birlikte eşit bir şekilde. Ardından canlandı karınları tok bedenli ötekiler. Ve başladı kimi ağızlarda tütün nefesler kimisinde de sıla hasretli türküler. Irgatların bedenlerini terk eden uyku yerini neşeye bırakmakla birlikte kamyonda bir düğün havası esmeye başlamıştı. On on beş dakika sonra yaşlı kamyon sanki ötekilerin bu halinden rahatsız olmuşçasına ana yoldan ayrılıp engebeli bir toprak yola girmekle kalmayıp kahvaltıya çağırmamasının hıncını onları sallayıp yalpalayıp silkeledi. Dağ başının bu kuş uçmaz kervan geçmez yerinde kıraç tarlalarda sadece esen seher yeli ürkütmüyordu. Çok değil bir süre sonra etrafı ıssız kıraç bin dönümlük yanı başında gür bir ağaç olan yol kenarı bir tarlada durdu yorgunluktan yaşlı kamyon. Tarlaya ilk ayak basan bodur elçinin sesi duyuldu. “De haydeeeyyy hayde son durağğğ analar bacilar beğleerr!...” Ve ardından yaşlı kamyon içindekileri hazmedemezcesine başladı kusmaya kadın, erkek, çocuk bir bir kazma değmemiş kıraç tarlaya. Ellerinde öğlen azıklarıyla insanlar arka kapağı açılan kamyondan istemeye istemeye inmeye çalışırken daha genç ve atikler atletikçe kızlara gösterişle kamyonun yanlardan habire. Tüm ırgatları bu ıssız yerde sürgüne bırakan kamyon neşeyle tırısa kalkıp tekrar gerisin geri kaybolmuştu toprak yoldan geldiği gibi. Ötekiler yavaş yavaş buharlaşan serinliğin yeri sıcağa bırakışının farkı hissiyle azıklarını ağaç gölgesine istifleyip bodur elçinin gür sesiyle etrafına toplandılar. “Herkez birer çapa alacağ namaza saf tutar halda yan yana dizülüp bir hattı (nadasa bırakılmış kıraç toprakta pulluğun açtığı iz, ark, yol veya hendek) alarağ çapa yaparağ tez başa güdecek. Kofik etmek yoğ arkanızdan taküpteyim haa. De hayden kolunuza kuvvet rast gele!...” Irgatlar güneşin yakıcı etkisini azaltmak için evvela başlarını kalın güneş geçirmez bir bez veya puşuyla kapladılar sonra kalın giyecekler giydiler. Bende kamyonda tanışıp sohbet ederek dost edindiğim kişilerin uyarısıyla aynı şekilde kapanıp bir çapa alarak bilinmezliğin, çaresizliğin sunduğu yaşamsal eksik dersleri öğrenmek adına bir kez daha ötekileştik insan kalabalığın ortasında karmamın sunduğunu öğrenmeyi bekledim bir gönüllüce. İlk başlarda çapa yapmak eğlenceliydi. Kader birliği yapmıştı yan yana dizilen kadın erkek çocuklar. Çapalarıyla sanki ellerindeki kanaviçeye sabırla hayallerini kazıyordu gerdanı beyaz genç kızlar. Ve erkekler her çapada atını bir adım daha sürüyordu yavuklusuna. Ben acemi çaylakça çok hızlı şekilde çapayı derinlere vurarak neşeyle kendimi ispatlarcasına öyle hızlı gidiyordum ki sonunda birlikte çalıştığım kişilerce uyarıldım. Çünkü daha gün yeni başlamış ve bu işin gücün yarını da vardı. Böyle devam edersem gün bitmeden benim biteceğimi usulüyle yavaş yavaş dinlenerek ve bir iki çapaya beş dakika doğrulup nefes alıp devam etmemi söylediler. Ki insanlar haklıydılar da gün çubuğun gölgesini aşmadan öğlene doğru yere eğik halde çalışmak bel ağrısı ve çapayı tutan ellerimin yavaş yavaş kızarmasıyla kendini gösteriyordu yorgunluk. Karışık gruptan bir kişi çoktan havlu atmış ilk kez yapmaya çalıştığı bu zor işi kabullenememişti çocuk bedeni. Baş ağrıları şiddetlenince elçi onu civarda bulunan tek ağacın altına gönderdi dinlenmesi için. Arada su içmek ve tuvalet ihtiyacı bahanesiyle mola veren ırgatları zaman çalıyorlar diye uyarıyordu elçi. Bir ara yaşıtımız gençlerle eğlence olsun diye yarışarak kimin daha evvel bulunduğu hattı bitireceği konusunda bahse tutuştuk. Hırs ve süratle on kişilik ekipte evvela başa gidendim ben. Ve tarlanın öbür ucunda hattı bitirip yarışı kazanmanın sevinciyle çapamı kaldırdım havaya. Dönüşte başka bir hattı yavaş ve dinlenerek çapalayarak tekrar ırgat grubunun yanına geldim. Elçi de yanıma yaklaşıp bana
O çapayı havaya niye kaldırdın?
Kör Şeytanı 30 Nisan 2015 yılında kaleme almış, Milliyet Blog, radikal Blog ve yerel gazete, Hür Işık Gazetesinde yayımlamıştım.
Bugün Milliyet Blog sayfasında sörf yaparken gözüme çarptı ve gördüm ki o günden bugüne değişen bir şey yok.
Maviş, kaç gün oldu ağzını bıçak açmıyor. Darıldın mı Hayal Deniz’ine? Yoksa Martılar mı kırdı kalbini?
Daha neler!
Ben bir köylü çocuğuyum. Çocukluğum ayağı yalın başıkabak geçti. Kapımızda koyun keçi sürüsü, çifte koşacak bir çift öküz ve at; sağacak birden çok inek ve dana tosun düve hiç eksik olmadı.
Her yıl Kurban Bayramı geldiğinde, rahmetli babam, sürünün içinden, en semiz koç seçer; önce onun alnına, boynuzlarına kına yakar, Bayram Namazından gelir gelmez de, gözlerini bağlar, günlerce önce elleriyle bilediği bıçakla canını acıtmadan keserdi.
Küçük bir köyden büyük şehre taşınan bir kız çocuğu vardı.
Kendini kabul ettirebilmek için türlü türlü numaralar yapardı. Arkadaşları onun konuşmasıyla, kıyafetiyle, ayakkabısıyla dalga geçerlerdi. Çünkü onlarınki gibi güzel eşyaları yoktu.
Sazlı sözlü, nükteli, fıkralı yazı yazmayalı bir hayli oldu. Gelin, bugün hem Nasrettin Hoca’yı yâd edelim hem de tebessüm ederken şapkamızı önümüze koyalım düşünelim. Bildiğiniz gibi Müteveffa Nasreddin Hoca, yaşadığı asrın ünlü bir sosyoloğu ve de iyi bir psikologdu!
Hoca’ya ününden hiçbir şey kaybettirmeden 21. Yüzyıl’a taşıyan şeyse, kıvrak ve keskin zekâ ürünü fıkraları oldu. Lafı uzatmadan önce Hoca’dan bir fıkra dinleyelim.
Share a new story and bring your narrative to the literature community.
A short guide to the stories page
A short story creates character, event, and atmosphere within a focused narrative space. Read original stories published by the Edebiyatla community.
From realism and everyday life to fantasy and historical fiction, stories come together through categories and recent collections.
Publish your own story, discover new work from writers you follow, and encounter a wide range of narrative forms.
Yes. After signing in, add a title, description, and story text on the story creation page.
Stories appear in relevant sections based on publication time, curation, category, and community activity.
Yes. You can add either a cover image or a supported video link to your story.