Aşkı Öğrendim Anne

Gençliğimin en heyecanlı,
İmkânlar nispetinde en mutlu zamanlarıydı,
Yaşım on yedi, kanım deli kanlıydı,
Bir evin bir oğluydum, anamın kuzusu,
Babamınsa sağ kolu, ben onun tek onuruydum.
Sevdiğim kızlarda olmuştu o zamana kadar.
Kimi arkadaşlıkmış, kimisi çocuklukmuş yalnızca,
Sevgi sanmışız o çocuk ruhumuzla.

Lise son sınıftaydım;
Derslerim iyi, sınıfta kalmayacak kadar da başarılıydım.
Yalnızca erkek arkadaşların olduğu bir sınıftı bizimkisi,
Kızlarla bir arada olduğumuz zamanlarsa;
Yalnızca teneffüs saatleri,
Mekânlar; otobüs durakları,
En yakın olduğumuz anlarsa; 35~40 dakikalık otobüs yolculuklarıydı.
Birde bazı ortak derslerimiz olurdu okulda;
Başka sınıflardan arkadaşlar da katılırdı aramıza,
Espri yapmakta birbirimizle yarışırdık,
Bildiğimiz bilmediğimiz her şeye, parmak kaldırırdık.
Lise sona kadar kızlarla bir arada olmadığımızdan olsa gerek;
O ana, ortaokuldan fazla bir alışkanlık taşımamıştık;
Yani sevdiğini hissettirmenin saç çekmek olduğunu, tesadüfen geride bırakmıştık.

Bir aradayken daha dikkatli davranıyorduk,
Saçlarımızı ıslatmadansa, derse hiç girmiyorduk.
Yine bir gün edebiyat dersindeydik,
Ders güzel, hoca muhabbet, hepimiz yine aynı dertteydik.
Esprilerime karşılık olarak duyduğum gülüşlerin içinde;
İki göz vardı bana bakan, yalnızca tebessümle.

Birkaç gün heyecanla takip ettikten sonra,
Adını aklıma, yüzünü gözüme, gülüşünü gönlüme yazdım,
Heyecanla ne olduğumu bilmeden, sanırım yandım.
Onun bindiği otobüse bende bindiğimde,
En yakın duraktan evime, sadece on dakika uzaklıktaydım yürüme.
İlk seferde olmalıydı her şey,
Yandığımı anlamalıydı, söyleyecek çok şeyim olmalıydı.
O ise yine aynı tebessümle, öylece bakmalıydı.

Bir şeyler yazmalıydım,
Yüreğimde çırpınan sevda uçmalıydı.
Bir gün öncesiydi;
Şuan bile basit olan kabiliyetim, on sekiz sene önce daha yalnızca kırkındaydı.
Çaresizdim, yanmıştım,
Yardıma muhtaç, öylece kala kalmıştım.
Baktım olmayacak ablama da anlatmıştım,
Oda aldı kalemi eline, yazmaya başladı bir hevesle,
Sanırım kendisine yazılmasını istediklerini yazmıştı hep,
Daha ilk cümleyi evlenmekten açmıştı.
Bende bir şeyler yazmıştım kendimce.
Biraz Ferdi, biraz Orhan biraz da Müslüm'ce.
Bu arada da bir kolye yapmıştım atölyede; dövme sarı beş bin liradan, küçük bir kalp şeklinde.

Bu gün nedense dersler çok hızlı bitiyordu.
Ne olduğunu tam olarak çözemediğim duygu;
Yüreğimi, her geçen dakika daha da çok sarıyordu.
Ogün akşam göremedim çıkışta onu,
Sevinsem mi? üzülsem mi? bilemedim doğrusu?

Bir sonraki gün staj günümüzdü,
Benim ki hastane, onunki Tarım İl Müdürlüğü'ydü,
Bu akşam biraz erken çıkıp onu çıkışta yakalayacaktım,
İki gündür cebimde duran zarfın yanına; bir de kırmızı bir karanfil alacaktım.

Bir güz akşamıydı, Saat 16:45 di, çıkışına ise çok az kalmıştı.
Dibinde beklediğim ağaç; rüzgârdan bütün yapraklarını sağa sola saçmıştı.
Hava serindi, cebimdeki karanfil ezilmesin diye; parkamınsa önü açıktı.
Rüzgâr saçlarımı bozmasın diye, biraz da tanınmamak için yan dönmüştüm,
Kahretsin! ne zaman yolun karşıya geçti, hiç görmemiştim.
Bütün cesaretim kaçmıştı, dönüp arkamı gidecek durdurduğum ilk dolmuşa binecektim.
Dolmuşa bindiğimde oda dolmuştaydı,
Ufak bir merhabadan, “sonra ne tesadüf” demişti,

Nerde ineceğini tahmin edebiliyordum,
İneceği yerden evinin sokağına kadar eşlik etmeyi ise hep hayal ediyordum,
Beraber indikten sonra dolmuştan,
Ve eşlik etmemde bir sakınca var mı? Diye sorduktan,
Bir hayal gerçek oluyordu tesadüfler ve duaların ardından.


Sohbete başlamıştık; kendisi “ne tesadüf” diye bir kez daha yineledi,
Ona dedim ki aslında tesadüf değildi!
"Aptala malum olurmuş!" dedi ve "yani?" dedi!
Yani dedim; ben seni görmeye geldim,
Yani! Seni seviyorum demeye,
Hani öyle karşılık beklercesine değil ha!
Yalnızca bilmeni istercesine!
Ama “nasıl olur” dedi “sen daha küçüksün”,
“Hem dedi bende sevecek sen ne buldun?”

Çokta ısrarcı olmayacaktım,
Zaten kompozisyon yazmaktan başka, edebiyattan da hiç anlamazdım.
Ona o akşam verebileceğim fazlada bir şeyim yoktu zaten.
Zarfı çıkarttım verdim; "bunları sen mi yazdın?" diye sordu, kısmen evet dedim.
Birazcık okudu, yazdıklarımdan çok onu söylediklerim ilgilendiriyordu.
Ve artık çok da yolumuz kalmamıştı, saat yediye geliyor, sokağın başıydı,
Benden düşünmek için biraz zaman istiyordu.

Son adımlarımızdı birlikte attığımız,
Çiseleyen yağmurdu tek sırdaşımız ve ayrılma noktasına gelmiştik.
Cebimdeki karanfil yüreğimden almıştı;
Soğuktan kaybettiği kızıllığını
Ve kaybettiği diriliğini yeniden,
Ve titreyen elimle uzanıp aldığım,
Sana ufak bir şey daha vermek istiyorum diyerek, usulca cebimden çıkarttığım,
Onun “alamam eve izah edemem” diyerek geri çevirdiği;
Son sözümdü, sokağın ortasına öylece bırakışım, kırmızı karanfili!
İkimizde dört beş adım uzaklaşmıştık,
Yine o güzel gülüşüyle geri dönüp, eğilip almıştı ve “sana soracağım” demişti.

Ben büyümüştüm kendimce, sevinmiştim, heyecandan yüreğim nasılda çarpmıştı delice,
Eve zor atmıştım kendimi, öyle ayrı ayrı odalarımız yoktu; beşkardeştik biz.
Ne sabırsız caydı herkesin yatmasını beklemek.
Neyse ki ışıklar kararmıştı, sobanın deliğinden tavana vuran ışık,
Nazlı nazlı yüreğimle birlikte kıvranmaya başlamıştı.
O gece sabah olmadı ve gözlerimde yüreğimle beraberdi.

Ertesi gün yanında bir arkadaşı da vardı.
Biz öğle aralarında peynir ekmek yerdik, o pastaneye çağırdı.
Ve bir erkek arkadaşları geldi yanımıza, bana bazı şeyler sordu anlamsızca;
Siyasi olaylar, görüşlerim falan, bence hepsi boş dedim mantıksızca.

Birkaç gün sonrasıydı,
Beklediğim yer ise yine aynı ağacın altıydı.
Doğum günüm diye, kendi elleri ile yaptığı pastanın tadı ise, hala damağımdaydı.
Hay aksi! saat de ilerledi, şimdiye kadar çoktan çıkmalıydı!
Neden gelmedi? Bakmak istedim merakla! Yoksa! hasta mıydı?
Arkadaşından aldım haberini "beklemesin" demiş,
Ona verdiğim karanfil hariç, her şeyi de göndermiş.

Dolmuşa bindim, bir izahı olmalıydı, zarfı açtım;
Benim verdiklerimden hariç bir de not vardı!
Üzgünmüş, benimle olmazmış,
Artık bu şekilde arkadaş ta kalınmazmış.
"Sana soracağım" demişti ya zaten;
Artık her şey başlamadan bitmişti,
Dolmuş ineceğim durağı ise çoktan geçmişti.
Kaptan! Çek bir kenarda ineceğim,
Soğuk kaldırımlara ben yine yalnız düşeceğim.

İnmek üzereydim, tam kapıyı örtecekken birden irkildim!
Kolye arabanın içine düşmüştü, kapı açık birkaç saniye düşündüm!
Varsın orda kalsın devam et kaptan;
Bu aşk zaten ölmüştü çoktan.
Sokaklar hep böyle zifiri kara mıydı?
Eve gidemezdim, annem üzüldüğümü hemen anlardı.
En iyisi anneannemlere gitmekti.
Zile bastım, anneannem “yavrum yemekte tam hazırdı” dedi
Yorgunum ay yüzlüm dedim, yatmam gerekli,

Ne yatıştı o yatış,
Ne atıştı o kalp atış,
Gözlerim ağlamaktan dolayı, görmekten aciz,
Hangi yastık kurulardı gözyaşlarımı,
Hangi yorgan örtebilirdi hıçkırıklarımı,
Öyle bir gözyaşı ki sıcaklığından kirpik tutamaz,
Nasıl bir duygu ki delikanlılık dayanmaz.

Istırap dolu ilk gecenin ardından sabah olmuştu.
Tahmin ettiğim gibi o okulda da yoktu.
Dersler bitmiş, ben bitmiş, yolda bitmişti.
Annemse bir şeyler olduğunu; daha beni sokağın başında görür görmez anlamıştı.
“Ne oldu evladım!” “Oğlum ne oldu?”
Bir şeyim yok anne.
“De bana kuzum söyle ne oldu?”
Yok, bir şeyim anne, oğlun aşkı öğrendi sadece...

O zamanlar kendimi ifade edemediğim ve onu adam gibi sevemediğim için; bir gün karşısına çıkıp ondan özür dilemeyi çok istedim.

Onu o yıllardan sonra sadece birkaç kez görebildim; ama kafamı yerden kaldırıp, yüzüne bile bakamadım.

1995'den kalma bir korun üzerindeki küllerin; 2009'da bir rüzgârla savrulması sonrasında kâğıda dökülebildiği kadarıyla
03 Nisan 2021 7-8 dakika 1 öyküsü var.
Beğenenler (4)
Yorumlar (1)
  • 10 gün önce

    Yaşanmışlıklar, yaşanamamışlar derken ömür kendi kalemini bizlere verip yazdırıyor. Kaleminize, yüreğinize sağlık. Sevgiyle.