Sığıntı


Mavinin griye çaldığı dik kayalıkların eteği ladin katran ağaçları ile çevrili, bazen kırmızı bazen de beyaz topraklı patika yollarından arabam seke seke köy okuluna ulaşırdım.

Torosların sarı sıcağı daha saat dokuz olmadan yakıp kavurmaya başlardı. Sarp kayalardan ladin kokularıyla süzülüp gelen meltem taş binanın kare ve kalın penceresinden süzülür burnuma kadar gelirdi. Çocuklarım; öğrencilerim göçerlerin çocukları. Değişik yaş gruplarından 20 kişilik sınıf. Milli eğitim müdürü çocukların geri kalmaması için bu yola başvurmuştu. Mayıs ayı gelince her biri yaylaya çıkıyordu. Çocukları da yanlarında götürüyorlardı mecburen. Yoksa göçerlere laf anlatmak , çocukları yatılı bir yurda almaya ikna etmek daha zordu. Bu yayla okulu fikri ortaya çıkmış.

Ben ne alakayım değil mi? Atanamayınca ücretli öğretmenliğe başvurdum. Aslında geleceğini düşünmüyordum. Milli eğitim müdürü lisedeyken fizik öğretmenimdi. İsmimi görmüş beni aradı. Bu işi teklif etti.( Yörük kızı sen anlarsın göçerlerin dilinden halinden dedi. Sonuçta ben de bir göçer torunuydum. ) Çok şaşırmakla beraber seve seve kabul ettim. Göçerlerin yaylasında ev tuttu babam. Anamur'a iki saat uzaklıktaydı. Torosların başında Kaş yaylası dedikleri bu pek elit komün yayla, Anamur ovası ile Akdeniz kıyısına manzaralıydı. Elit dedim; Ankara’dan, Konya’dan ve çevre illerden yazlıkçılar otururdu.

Çocuklar çevrede oturan çobanların orman işçilerinin çocuklarıydı. Arada gelmeyen olsa da genelde sınıf mevcudu tamam olurdu.

Her gün istisnasız gelen öğrencim Yusuf idi. Tekerlekli sandalyesi ile bir saat uzaklıktaki çoban kayalarından gelirdi. Babası yolların taşını temizlemiş otlarını karamıklarını yolmuş. Eli kan revan içinde geldi o şirin şıngır yörük şivesiyle

- Hoca hanım sen elinden geleni yapıyon, e biz de yapalım deel mi. Oğlanın yollarını temizledim.

Her gün gelecek. Okuycan dedi okusun adam olsun. Enderde şenderde dolanacağına memlekete bi fayıdası dokunsun.

Uzunca konuşan bu muhabbetli ihtiyarı severek dinlerdim. Her gelişinde iki satır konuşur öyle giderdi.

Köyde büyüdüğüm halde herkese uzak yetiştim. Annem kimseye göndermez , düğün dernek ,sokakta oyun bilmezdim. Okula gider gelir ev işlerine yardım eder sonra da saatlerce okurdum. Gecelerden sabaha kadar. Annem bu halime

kızsa da babam arka çıkardı. Hatta şiddetlice kızardı;

- karışma çocuğa okuyacak benim zobudum

(yaşıtlarıma göre uzun ve yetişkin görünüyordum, komşular da babam da böyle seslenirdi şakayla karışık, zobut.

9 yaşında on beş yaşında görünmek, çok sinir olurdum o vakitler. )

Aslında sevmezdim de. İçimde deli bir çocuk vardı, derelerde kurbağalarla oynayan, naylon uçurtmaya bayılan seke seke yürüyen, hep ağzı kulaklarında ben.

O malum hali iki yıl sakladım bu yüzden. Annem ne zaman anladı ,sokaktan da oyundan da derelerden de aldı beni..

Çocuklar teneffüste oynaşırken düşerdi aklıma hep bunlar.

Kesilmiş film şeritleri gibi. Dün gibi ama uzakta kaldı her şey…Yağmurlu güneyli Akdenizli bir öğleden sonra.

İçimde bitmek tükenmek bilmeyen o kavuşma ümidi. Beni hep yürüten, hep aratan o ilk kırgınlık. Şimdi bu dağ başındayım. Küçücük kalpleri yaralarıma sarıyorum…

Sağıma dönünce ,Yusuf’un bana ta yüreğinin en derininden yüzüme baktığını gördüm. Ben fark edince bir an bocaladı.

_ Öğretmenim ağladınız mı , üzüldünüz mü dedi.

Sandalyemi ona döndürüp gözlerine baktım. Ne güzeldiler. Kahverengili yeşilli kenarında mavi hareler. Çakır ela gözleri beni bir ummana atardı. Onu çok severdim. Allah bir nimeti alınca, binlerce nimete boğuyor. Yusuf 11 yaşlarında doğuştan yürüyemiyor. Ayakları gelişmiyor. Ama aklı ruhu sanırsın 40 yaşında. Ona her eve gittiğimde kitaplarımdan getiriyorum. Yusuf özel eğitim alıyordu. Ailesi imkanı olmayınca üstün yetenekliler okuluna gönderememiş. Milli eğitim müdürü yani Nedim Hocam ondan hiç vazgeçmemişti. Özel eğitim programı hazırlamış. Aslında benim buraya gelmem de o sebepleydi. Yusuf eğitimine devam etsin diye bu derme çatma okulu kurmuş. Diğer çocuklar da nasipleniyor. 11 yaşında olmasına rağmen lise düzeyi eğitim veriyoruz.

Ben de sizin gibi okuyacağım, Ötüken’e gideceğim. Kafamız da uyuyor burada ata yurdunu merak ediyor, bana hep oraları soruyor. Ben ona önce Türkiye’de oku, sonra gider görürüsün diyorum.Onun derslerinde yardımcı olmak için robotik kodlama öğrendim. O kadar başarılı ki yetişemiyorum. O bana öğretiyor. Yeni santraç benzeri oyun geliştirdi. Sonra onu kağıda çizdi. Arkadaşlarına da öğretiyor,sıkılınca bana geliyor. Anlamıyorlar beraber oynayalım diyor. Siz de çok akıllısınız öğretmenim ama tembel miydiniz öğrenciyken bu dağ başında sürünüyorsunuz , diye arada beni iğneliyor.

Hep beraber kıkırdıyoruz ama, diyemiyorum ki ne çok derinlere düştüğümü.

Zehir gibi derler ya öyle bir çocuk Yusuf. Mesleğim öğretmenlik olmayınca çok da etik adap takılmıyorum. Onların ruhu dikkatimi çekiyor. Müfredata göre dersleri bitirince hep sohbet ediyoruz ya da oyun oynuyoruz. Küçük beyinlerin, dikte edilmiş bilgiden çok meraklarının peşinden gitmeye ihtiyaçları var. Ben de elimden geldiğince onların bu zıpır taraflarını diri tutmaya çalışıyorum. Derslerimiz çoğu zaman ormanın derinliklerinde bazen de yaşlı ladin ağaçlarının gölgesinde geçiyor. Kuşları, böcekleri inceliyoruz, insanın doğadan nasıl esinlendiğini konuşuyoruz. Yusuf gözlerini kısıp düşünüyor, sonra da not defterine bir şeyler karalıyor. Diğer kuzular da öyle , bir yusufcuk böceğini epey yordular helikoptere benzediği için.

Arada anneleri yemek getiriyor; batırık, saç böreği, sıkma, ayran, koskoca leğende pilav…Küçük yerde olmanın güzellikleri. Genç yaşta anne olmuş al yanaklı yörük gelinlerini görünce hürmetten dilim tutuluyor. Biz yapamadık onlar okusun diyor her biri kuzuları için. İmkanım olsa onları da düşlerine kavuştururdum. Ama sadece gönül alıcı birkaç kelam edebiliyorum. O bile yüzlerinde bir umut gibi balkıyor.

Her güne ve saate içim gide gide bitmesin diye uyanıyorum. Dikiş makinemi de yanımda getirdim. Kızlardan her gün birine bir elbise dikiyorum. Çok seviniyorlar. Yusuf azıcık kıskandı galiba bir gün ;

- Kızların aklı fikri kıyafet başka bir şey düşünmez mi bunlar. Bazen sende böylesin öğretmenim her gün ayrı elbise , kirlenmeyince değişilmez ki. Yanaklarını sıkıştırıp Sizin için giyiyorum çirkin mi olayım. Dedim koskocaman gülerek.

- Siz çirkin olamazsınız ki , isteseniz de olamazsınız. Küçücük gözlerindeki merhametten korktum. Cümle sırlarım ortaya saçılmış da gözlerinin alacası ile örter gibi.

- Sağol Yusuf’um güzel düşüncen için. Hep iyi olasın hep başarılı. Acemice dökülen sözlerim bile kapatamadı aleniliğimi.

Günlerden teftiş günüydü. Nedim hoca çocuklara birkaç parça hediye alıp milli eğitim müfettişi yanında, önce benim evime geldiler. Müfettiş direk;

-Öğretmen olmadığınız halde ücretli alınmışsınız. Bu doğru değil tutanak tuttum, lakin sen de göçer çocuğuymuşsun, Nedim hoca anlattı, iltimas geçtim. Sene sonuna kadar on beş güne bir teftiş olacak.Gerekli özeni göstermenizi rica ediyorum.

Zerafet ehli ben, onun, o şehirli yukardan bakan, veren el mağrurluğu, kır düşmüş saçları, biçimli traşı, metrelerce uzaktan yayılan janti kokusu (versace Dylan blue olduğuna kalıbımı basarım ) gri takım siyah gömlek, pilot gözlüklerinin karşısında ,çiçekli gömleğim, pilili eteğim, keten ayakkabılarım ve şifon örtümle köylü yetmesi gibiydim. Ev kıyafetimdi. Ama değiştirmedim bilerek. Kızçelerimle olsam bu kendini beğenmişi oracıkta madara ederdik ama gelin görün ki yalnızım.Balkona sardunyalarımın arasına sandalye istedi. Evim yüksek girişte sokağa bakıyordu. Sanki bu günü bulmuş gibi arada komşular laf atıyordu. Müfettiş bana iyice ayar oldu. Yetmezmiş gibi Zekai de geldi.

Tahta sopasına yine naylonlarını bağlamış hayali park yerini ararken bana seslendi

- Muallim muallim arabama yer kalmamış. Çayım da bitti. Muallim çiçeklerini kırmışlar. Kim o zerzevat. İçimden çok sevinsem de müfettişten çekinerek, ona her sabah verdiğim çay termosuna yine çay döktüm, akşamdan kalan kekleri de verdim. Sokağın delisiydi herkese, bana evliyası ereni dervişi. Kalplerimiz öyle aşinaydı ki. Ben akılla yol tuttuğum için kıyının bu tarafındaydım. O ise kalbi ile düştüğünden karşı kıyıda yokluğun faniliğin dünyalığın olmadığı yerdeydi. İnsanın ciğerini bilir derler ya öyleydi. Ona gizli hal yoktu. Müfettişe doğru yere tükürüp

- cigara var mı cigara dedi. Müfettiş iğreti bir bakışla iki tek uzattı.Nedim hoca alıp bana hafif de kaş çatarak Zekai ye verdi. Nedim hocaya gülümseyerek

- sağol hoca sağol muallime göz kulak ol, o çocuk daha düşmesin dedi. Termosu kek torbasını sopasına asıp düdük çalarak gitti. Müfettiş lütfedip gözlüğünü çıkardı kaşlarını kaldırıp bana

- Ücretli öğretmen olmanız sonucu değiştirmez bir öğretmene yakışan şekilde davranın halk ile bu kadar münasebet kurmanız doğru değil. Anladık tanıdıklarınız ama milli eğitimi temsilen buradasınız. Sorun istemiyorum. Benim yerime Nedim hoca konuştu yine

- Rabia’ya kefilim sorun çıkmaz hocam. Zekai sokağın garibanı. Her zaman böyle değildir. Dedi. Özür diler gibi. Bana dönüp

- Kızım hazırlan da çıkalım geri dönmemiz gerekiyor, dedi. Sardunyalarımı sulamak için beş dakika izin istedim. Bu arada annem aradı telefonda zil sesim farid farjad golha çalıyordu. Tilki gibi kulağını dikti bay müfettiş. Köylülüğüme konduramadı.

En siyah elbiselerimi giyip en salaş örtümü örttüm. Dışarı çıkınca bay müfettişin bundan çok rahatsız olduğunu hissettim. Sevindim. Yola çıkınca Zekai geldi yine, bana bakıp kahkahalarla güldü. Anlaşılmak güzel bir duygu 

Ben kendi arabamla onlar Nedim hocanın arabasında sayvanttan okulumuza geldik.Çocuklar yavaştan geliyordu, müfettiş okulun önündeki taştan oturaklara istemeyerek oturdu.Yusuf’u aradı gözlerim, uzaktan göründü, sevindim. Önüne gittim. Beni görünce sevindi kuzum. Sınıfa toplandık.Müfettiş çocuklara tek tek soru sordu, şikayetleriniz var mı dedi. Bu arada beni beş dakika dışarı rica ettiler. Dışarı çıktım pencerenin önüne yaslandım.

Yine uzaklık düştü yine yola revan olma hali içerime çöreklendi. Sığıntı gibiyim şu koskoca dünyada. Nereye aittim kimdim, hep çözemediğim muamma. Sislerin arasında Kıbrıs’ın dağları usul usul salınan kadırgaları andırsa da sis ayılınca karlı tepeleri seçilecek kadar siluetleri belirginleşirdi. Denizlerin arkasında bana sığınak gibi gelirdi Beşparmak dağları, varlığı ile huzur bulurdum…

Çocukların kıkırdaması ile düşler ülkesinden ayrılıp sınıfa girdim, Nedim hoca getirdiği şekeri çikolataları dağıtıyordu. Müfettiş bir çalım arabasına doğru gitti. Bir teşekküre bile tenezzül etmeden.Nedim Hoca yüzüme baktı, üzgündü ben de haddimi bildiğim için anlamazdan geldim. Çocukları tek tek sevdim, veda eder gibi…

Hocamı ve giyotinci başı müfettişi yolcu ettim.

Ertesi hafta beklediğim malum yazı geldi. Arkasından da emekli öğretmen Miyase Hanım…

Kısa ve güzeldi her şey. Yaz yağmuru tadında ...Küçüklerimle vedalaştım. Onlara resmiyetin tepesinden bakmadım. Bir arkadaş gibi, kalbinde çocukluğu ölmemiş bir akran nazarı ile anlattım bildiklerimi. Bir dokunuş benimkisi, ruhlara bir yudum su…

Ev aramasın diye evimi ona verdim. Özel eşyalarımı ve bir saksı sardunya alıp kalanları ona teslim ettim. Sevecen kadındı Miyase Hanım. Çiçeklere de ilgiliydi. Kalan çiçekleri de ona bıraktım. Babamı aradım. Gelip beni alsın diye.

Küçük valizimi alıp yayla yollarına düş oldum. Zaman geçiyor yıllar eskiyor da aynı türkü aynı yarayı sarıyor hep..Ruhumun derinlerinde sahipsiz bir kemane sızlıyordu; ‘’yollar seni gide gide usandım.. ‘

Zekai balkonun önünde sopanın üzerinde gidip geliyordu.

–Meymenetsiz, meymenetsiz diye kendince küfrediyordu müfettişe.


https://www.youtube.com/watch?v=mfnvcsc3vyA


29 Nisan 2022 11-12 dakika 15 öyküsü var.
Beğenenler (6)
Yorumlar (1)
  • 20 gün önce

    Seçki için teşekkür ederim. Herkese iyi bayramlar