Kanatsız Uçma Denemeleri

Kanatsız Uçma Denemeleri

İçimden akıp giden tüm nehirler, söyleyin yolculuk nereye?

Amaçsız yürümediğim yollar bana bir şeyler öğretti dersem yalan olur. Gençliğin heyecanına ve bilinmeze olan derin merakıma yenik düştüğüm zamanlar da, daha büyük dersler aldım hayattan.

En başta, hatalarıma “ hayat” deyip geçiştirmeyi öğrendim. Sonra, bir insan nasıl acır ve acıtılır onu öğrendim. Kimselere belli etmeden kan kaybından nasıl ölünür, nasıl uykular katledilir, tavana dikip gözlerini, uçsuz bucaksız evren, olduğun yerden kımıldamadan nasıl geziliri de öğrendim.

Giden olmayı öğrendim kalmışken, kalmış gibi gözüküp kaçmayı tüm gözlerden, sözleri kurşun gibi atmayı, suskunlukla en büyük isyanı çıkarmayı öğrendim ilk elden. Daha gençlik denen o başı dumanlı zamanlarındayken hayatın, sanki vakti gelmiş gibi mezara girmiş bir ruhu taşımayı da öğrendim desem...

Dokunabilir miydiniz yaşlılığıma daha yaşım geçmemişken...

Doğuştan karanlığa sevdalı bir ruh değildim ama bir şeyler eksikti hep mutluluk ile ilgili konularda.

Sayısız defa güldüm oysa, kahkaha atarken karnıma ağrılar, gözlerime yaşlar dolmuştu. Ya da bunların hepsi, o büyük aldatmacanın önemli bir parçasıydılar. Çünkü hayatımda sadece bir defa içten atılan bir kahkaha çıkmıştı içerlerimden. Ben o samimiyet karşısında, ağlamıştım şaşkınlıktan. Sonra ,bir daha da asla konmadı yanaklarıma o samimiyet sarhoşu gamzeler.

Gören varsa bana geri yollasalar...

İnsanın konfor alanları olmalı, bunu da öğrendim.

Mesela...

İnsanların yanında acıyamazsınız. İnsanlar sizden büyük hikayeler bekler. Yolda yürürken başına göktaşı düşen o Bedevi olmalısınız ki acılarınıza saygı duysunlar. Ne saygı duydular ne de duydular. Duymadılar, bir de üzerine hep konuştular. Yapılacak pek bir şey olmadığını da öğrendim böylece. Susmak en büyük erdem diye boşuna dememişler.

Amaaaaaaa

İçimde binlerce sahipsiz konuşma, binlerce dudaksız ağız,onbinlerce konusuz sohbet, milyarlarca doyumsuz cinnet, bir taneciklerce silahsız cinayet varsa eğer, bunları onlara borçluyum bilmeliler.

Hayat değişiyormuş bir zaman sonra, bakın bunu da öğrendim. Tersine duygular yeşeriyormuş insanın içinde zamanla.

Tahta bir tabutu yatakmış gibi yumuşacık ve sıcacık görmek noktasında, kurtuluşun da bitiş ile gelmesini beklemek kaçınılmaz oluyormuş meğerse. Duyguyu vahşette arıyor değilse de insanlar, daha minimal yaşantılar kimseyi tatmin etmiyor.

Yoksa neden bir kafayı koparıp,boşluğa atsınlar.

Gerçeklik denilen şeyden kopmuş değilim tabii. Onca öğrenilmişlik varken beynimde...

Yani kamu spotu gibi bir yaşam beklentisi yok içimde ama kamusal spotlara ihtiyaç olmayan bir düzende yaşamak güzel olurdu.

Olmaz mıydı sizce de...

Olabilir miydi...

Duyguyu vahşette aramasak. Minimal duygular bize yetseydi. Her şey daha mı olması gerektiği gibi olurdu muydu ki acaba...

Bu arada...böyle bir şey olacaksa ilk benden başlayın...

Yemek yerken ağzını şapırdatanların ağzının ortasına vurma isteğimi alın içimden. Yüksek ihtimal bir vuruşla yetinmeyecek içimdeki şeytan.

Hele şu kornaya sebepsiz basanları yok mu...

Allah’ından bulsunlar hepsi...

Bir iki nefes al...

Nefes ver...

Nefes al...

Nefes al...

Al...

Al....

Versene be mübarek...

Kendimi sakinleştirme yöntemleri geliştiriyorum. En sık kullandığım yöntem de susmak oldu bu aralar. İçimde avazı çıktığı kadar bağıran bir ben’e inat, susan bir ben.

Böyle anlar çoğaldıkça hayallerim yakalıyor ve ele geçiriyor beni. Çaresiz teslim oluyorum. Aksi taktirde, dünyadan göçmek isteği, ihtimaller listesinin en ama en tepesinde.

En çok da uçabilme ihtimali yakalıyor beni hem de uykumun en tatlı yerinde. Kendimi boşluğa bırakıyorum, ölüm korkusu mu titreten beni, yoksa yarım kalan vedalar mı bilemiyorum. Kanatlanmak istiyorum ölümüne, biliyorum açılmazsa kanatlarım, bu düşüşün sonu varacaktır istenmeyene.

Ya da istenene.

Her şeye rağmen uçabilmek güzel olmaz mıydı sizce de...

Çoğu zaman aklım karışık, kalan zamanlar ise bomboş. Arta kalan bir vakit olursa da taşıyorum kendimden. İşte o zaman yazıyorum. Sonra bakıyorum, ne sustuklarım ne konuştuklarım ne de yazdıklarım sanki ben değiller. Hep şüphe, hep şüphe, hep bir (?) gibi yaşam.

Son yazıdan kalanlar...

İstediklerimden emin olamadım aslında hiçbir zaman. O zaman, İstemediklerim de şüpheyle yaklaşılması gerekenler arasına giriyor demektir. Boşluğa yazıyorum listemi, hafızam da oldukça kötü...

Ben dahil kimse istediklerimi bilemeyecek demektir.

Benim gibilerin sonu olsa gerek...

İnsanlardan uzaklaştıkça tanrıya yaklaştım. Yaklaştıkça daha da uzaklaştım. Sorulmaması gereken her şeyi soruyordum. Cevap alamayacağımı bilerek, her şeyi ondan bir cevapmış sanarak, daha da çok kanıyordum.

Sana sana, kanadım. Kanaya kanaya kanatmaya adadım ömrümü. En çok kendi kanımın tadını sevdim. Acıyla ne kadar kaynarsa, o kadar tatlı oluyordu insan eti.

Geldiğim noktada, tadımdan yenmiyordum desem, abartmış olmazdım.

Yine sustum...

Bak...

Düşüyorum sesimden, belki de bu kadar dağılmasa cümlelerim, düşerken bir anlayanım olurdu bu dünyada, dedi sesim.

Düşüyorum kendimden, açılmadı kanatlarım, yine yarım kaldı tüm vedalarım…

El..ve…..

Ne demişler;

Düşmeyi bileceksin arkadaş, yoksa kırarsın ruhunun tüm kemikleri, bilesin. 

14 Kasım 2023 4-5 dakika 97 denemesi var.
Beğenenler (6)
Yorumlar (7)
  • 7 ay önce

    yazıyı okurken aklım bir belgesel geldi. kutuplara yakın bir kayalık, kayalığın biraz ilerisi ihtimal 3-5 km ileride taze otların bittiği bir çayır. yüksek kayalıklara ise yumurtalarını bırakan bir kaz ailesi, yavrular yumurtadan çıkınca belli bir sonra kendilerini kayadan aşağı bırakıyorlar, çünkü biliyorlar ki kayaların altı kar, yani yumuşak, o kazların da bundan haberi var, ve bu nedenle güvenle yapmışlar o kayalıklara yuvalarını, yavruları kanatlanamasa da kendilerini aşağıya bırakacaklar kara düşecekler ve oradan taze çayırlara ailelerinin yanında gidip karınları doyurup kanatlarını geliştirecekler.

    oysa iklim değişmiş, küresel ısınma kutuplarda da kendini göstermiş, belgesel de böyle anlatıyordu, kayalıkların altında artık kar yok yumuşak bir iniş yapamıyorlar,lakin yine de atlıyorlar genetik bir dürtü, hatta yavrularının atlamalarrını anne ve babaları istiyor, yol gösteriyor. iki yavrudan ilki atlıyor ama ayağa kalkamıyor ölüyor, atlarken bir de kayalığa çarğıyor. sonra bir tilki gibi vahşi bir hayvan kazın anne ve babasınsdan önce yavruya ulaşıyor ve alıp kaçıyor.

    sonra ikinci yavru da iç güdüsel olarak atlıyor, kayalığa çarpıyor, içimden diyordum ki bu yavru da gitti, kanatlarını paraşüt gibi açıyorlar yine de yavrular, çarpmanın etkisi ile ilk düştüğü yerden biraz yuvarlanıyor, sonra ikinci bir düşüş geliyor, yine paraşüt misali kanatları lakin oynatamıyor işte kanatlarını,en sonunda taşlık zemine çakılıyor, diyorsun ki kesin ölmüştür, lakin ölmüyor, sendeliyor kendine geliyor bu sefer tilkiden önce annesi veya babasıyavrusunun yanınaulaşıyor, az ileride karlı yamaça yürüyorlar ve sonra çayırlaradoğru yola koyuluyorlar. yaşam devam ediyor.

    bizler de belki o yavrular gibiyiz işte. uçurumdan atlıyoruz çünkü biliyoruz ki aşağıda pamuk gibi olan kar var, kara çakılırız, karın içinde yuvarlanırız kendimize geliriz düşüncesiyle atıyoruz kendimizi uçurumdan, lakin iklim değişmiş bilmiyoruz.kar yok artık kayalık taşlık bir zemin...

    yani şansa yaşıyoruz bu dünyada be nesildaşım.ve mecburen o kaz yavruları gibi de atlamak mecburiyetindeyiz işte yaşam döngüsüne katılmak için yoksa açlıktan öleceğiz.

    güzel bir iç dökümüydü kendimi görür gibi oldum yazında da... ne de olsa her y biraz biraz birbirine benzer. saygılarımla, hep yaz, hep ol. çimenlere ulaşabilmek dileğiyle tüm y ler için:) en sevdiğine emanetsin

  • Sanki bir şeyler öğreniyoruz ama asıl öğrenmemiz ve bilmemiz gereken şeyler hala çok ama çok uzak. Sanki, "başka bahara" der gibi "başka boyuta"...

    İnsan olmanın katman katman zorlukları vardır, en dış katmandan seçtiğin ve yazıya taşıdığın noktalara bayıldım. Zor, evet, iyi biliyorum. Bir ton çok önemli ama cevapsız sorunun arasında, insan ol, barın, doy, yaşa, insan olduğun için bu daha da karmaşıklaşsın... Bu karmaşıklıkların arasında bir sürü çapraşıklığa şaşır bir süre, şaşıramaz olana kadar şaşır ama... Bebeksi hayretin ne olduğunu unutana kadar şaşır. Laçkalaşana kadar. Tüm bunların arasında da kafana sahip çık ki "yedi" demesinler. Ve bu ilk katmanda her şeyin yolunda görünmesi için gereken dengeyi sağla. Yoksa saygı duymazlar... (: Bu daha ilk katman demiş miydim?

    Çokça düşünürüm, sadece doğanın kurallarına tabi olarak ne kadar yaşardım, nasıl yaşardım. Tebrik ediyorum Menekşe, güzel gecelerin olsun.

  • Selam. Tebrikler.